Yazar: Sinem ÖZCAN

Geçen bölümün yorumunu, “Dibe vurmadan yükselmek mümkün değil!” diyerek bitirmiştim. Bu hafta o kanımı doğrularcasına hızla yukarıya doğru yöneldiğimiz çok keyifli bir bölümle karşılaştım. Geçişleri çok seri ve duygusu çok yüksek, hızlı bir giriş yaptık bölüme. Asıl odağım Aslı ve Ferhat olsa da büyük resmi bir düşünmek istiyorum, öncelikle.

Yiğit, “Beni bırakma, bir daha!” diye yalvardığı abisini, ikna edemeyince yapılacak tek şeyi yaptı ve onu bacağından vurdu. Hani gemi azıya almış koşan cins atlar vardır, durduramazsanız kendisine de önüne çıkana da büyük zarar verecektir; öldürecek ve ölecektir. Onu engellemenin tek yoludur, bacağına sıkmak… Yiğit’in silahından çıkan kurşunla vurulan Ferhat bende tam da o izlenimi bıraktı. Önce onu vuran sonra da en değerlisi, abisinin hediyesi kravatıyla o yaraya turnike yapan Yiğit, yüreğime geçip kuruluverdi.

Ferhat’ın “kılavuz” görevini yapamayışı, operasyonu kurtardı ve Namık da beklediğimiz üzere zor duruma düştü. Şimdi hem hesap vermesi gereken adamlar var hem de karşılayamayacağı kadar büyük bir borç… Namık, çok kolay yalan söyleyebilen, çok kolay iftira atıp kendini temize çıkarabilen bir adam… Kendi canı dışında gerçek bir korkusu olduğuna da inanmıyorum. Aslına bakarsanız Ferhat’ı gerçekten sevdiğini de düşünmüyorum. Onu varisi olarak düşünmekten çok, maşası olarak gördüğü için çok değerli buluyor bana sorarsanız. Eğer maşa, görevinden istifa ederse onu da harcamaktan kaçınmayacaktır. Şu anda Ferhat’ı engellediğine inandığı Aslı ve Yiğit’ten kurtulma derdinde olduğundan direk Ferhat’ı hedef almıyor. Ortaklarına Yiğit’in ismini vererek kısa süreli bir hedef saptırmaya gitti ve Yiğit’ten kolaylıkla kurtulmak için de akıllıca bir yol seçti.

Öte yandan İdil ve Cüneyt iş birliği ilk meyvesini verdi ve Azat Baba, aradığı tetikçinin Namık olduğunu öğrenip onunla yüzleşti. Azat Baba, uzun süredir “Ha, şimdi bir hamle yapacak!” diye beklediğim ama her seferinde hayal kırıklığı yaşadığım isim… Amacını, buna nasıl ulaşacağını hâlâ çözebilmiş değilim.

Bölüm sonunda iki kez silah patladı; biri Yiğit’i vurdu diğeri Azat Dağıstanlı’nın evinden geldi. Ne yazık ki ben orada vurulanın Namık olduğunu düşünmüyorum. Cüneyt’i bir kez daha hafife alma hatası yapmayacağım. İçimden bir ses, yine bir son dakika Cüneyt şerefsizliğiyle karşılaştığımızı ve Azat Baba’nın vurulduğunu düşündürüyor bana. Öyküde tam yerini bulamamış olan Azat Dağıstanlı’ya veda etmiş de olabiliriz, kanımca.

Yiğit, konusunda kafamda gelgitler var. Bütün bölüm Yiğit’ten sanki “Ben gidiyorum, beni güzel hatırlayın!” mesajı aldım. Abisiyle, karısıyla hatta bizle vedalaşır gidiydi. Bunun sondaki vurulma sahnesinin duygusunu artırmak için yapıldığını düşünsem de beynimi bir soru işareti burup duruyor aslında: “Öldü mü?” Bütün yüreğimle bu soruya “Hayır!” diye haykırıyorum ama dürüst olayım, Yiğit’in ölmüş olması öyküye yeni bir kapı açar mı, açar! Bize yepyeni bir Ferhat, sunar mı sunar! İlişki dinamiklerini yerle bir edip yenilerini kurdurur mu, kesinlikle kurdurur. Kurgu matematiği bütün zalimliğiyle bana bu cevapları verdiriyor ama insani izleyici yanım “Canım, yaralama da aynı etkiyi gösterir ki… Ne gerek var şimdi bizi Deniz Celiloğlu’ndan ayırmaya?” noktasında… Umarım, zalim matematik yenilmiş olsun!

Olumsuz düşünmeyi bir yana bırakıp Siyah Beyaz Aşk’ta yüreğimi en çok ısıtan adama geçeyim, izninizle: Abidin… Handan cadalozunun bütün genlerini elinin tersiyle itmiş, sevgisiz büyümenin travmasını sevgi dolu koca bir yüreğe değişmiş adam… O koca evin içinde en fark edilmez, en dikkat çekmez olanlardan biri… Kendine bir dünya kurup o dünyayı Gülsüm’ün krallığına çevirdi, bile. Almadan sadece vererek hem de hesapsız vererek, sevilmeyi ummadan severek var olmaya çalışıyor Abidin. Dürüst olayım mı? Gülsüm’ün Abidin gibi bir adamı hak edecek ne yaptığını bilemiyorum. O koca yüreğe layık mı Gülsüm, onu da kestiremiyorum ama sevginin iyileştirici gücünün en çok da Gülsüm’ü toparladığını görüyorum. Yeter’in anlamsızca muhalefetine karşın Gülsüm içindeki sevgi boşluğunu Abidin’le doldurmaya ve ona can vermeye karar verdi. “Yanına gelelim mi?” sorusuna Abidin’in “Hep yanımda kalsanız ya…” deyişi öyle bir ısıttı ki yüreğimi, sadece Gülsüm’e değil hepimize ilaç oldu. Namık’ın, Handan’ın, İdil’in ve şimdilerde Jülide’nin yaşadığı Emirhan konağında nasıl mutlu olurlar bilemem ama Abidin varken Gülsüm’e bir şey olmaz, orası kesin.

Jülide, sadece Aslı ile Ferhat arasına değil, Emirhan konağına da bomba gibi düştü. Aslında serseri mayın demeliyim çünkü şu an sadece Aslı değil, herkes onun hedefinde. Evdeki keşif turlarında topladığı bilgileri, ileride kullanmak üzere depoluyor, o belli. Namık’la geçmişte tek gecelik bir ilişkisi olmuş ve bunu Namık’a unutturma niyetinde değil o da belli, Ferhat’a saplantılı bir tavrı var, onu da anladık. Şu an anlamadığım sadece amacı… Eğer ev halkına ve özellikle Namık’a hayatı zindan etme niyetinde olsa sonuna kadar duracağım arkasında ama Ferhat’ın gömleğini giyip kokusunu içine çekecek kadar hastalıklı bir tavır oluşturmasına sebep olan ne yaşadı, merak ediyorum. Aslı’yla derdi, sadece annesiyle mi ilgili onu da merak ediyorum. Hepsinden mühimi Jülide, Aslı ve Ferhat’a nasıl dokunacak ve neleri kırıp dökecek en çok da bunu merak ediyorum.

Abidin, Cüneyt’e “Ferhat’ın burnu iyi koku alır!” demişti. Jülide konusunda da ilk andan beri kokuyu alıyor, görüyoruz. Ne var ki Aslı’yla ilişkisi, baba olma sürprizi ve şimdi de Yiğit’in vurulması onun aldığı kokuyu anlamlandırma yeteneğini doğal olarak yok etti. Jülide’ye kasten “Jale” diyerek sınırı çizse de şu an o, Ferhat’ın gündeminde en alt sırada bile değil. Görüyor, gördüğünü alıp zihninin bir köşesine kaydediyor ama parçaları birleştirmiyor çünkü bununla uğraşacak vakti de gücü de yok. Bu da şimdilik Jülide’nin şansı… Olayı nereye kadar ve nasıl zorlayacak bilemiyorum ama artık tehlikeli olduğuna yüzde yüz inandığım Jülide, intikam hırsıyla mı deliliğiyle mi olur bilemem sadece Aslı ve Ferhat’a değil bize de zor zamanlar yaşatacak belli oldu.

Evet, sağında solunda dolandım; önünde ardında gezdim ve kalem gelip tam ortada durdu. “Yeter artık, sen de kaçma Ferhat gibi! Kaçma da yaz.” direnişine geçti. Aslı ve Ferhat… Yangın yeri iki yürek… Kırılan, kırıldıkça birbirini kıran; kırdıkça daha çok kırılan yürekler… Aslı’nın “Acıyor mu yaran?” sorusuna “Hangisi?” diye cevap veren ardında da “Kardeşimin vurduğu acımıyor ama burdakini ‘karım’ açtı. O acıyor!” diye yüreğini gösteren Ferhat… “Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi/ Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?” diyor ya Ülkü Tamer (onu da yitirdik, gidenlere selam olsun!) Ferhat’ın da göğsüne değen kurşuna itirazı yok ama işte bir tek o acıtıyor canını. Dikkat ettiniz mi, ilk defa dilendirdi Ferhat, yarasını… İlk defa “Sen beni acıtıyorsun!” demeyi bildi. Her zaman “sıkıntı yok” diyen adam bu defa sadece yaralıyım de demedi “Kayboldum, beni kaybettiniz!” dedi. Siz’den kastı hem Aslı hem de Ferhat’a inat dünyaya gelme kararı veren bebek… “Kayboldum” da tercih yoktur, bile isteye saklanmamışsınızdır yani… Çıkış aramış ama bulamamışsınızdır. Debelendikçe labirentin en kör noktalarında kalmışsınızdır. “Kaybettiniz”de ise suçlama vardır. “Bana sahip çıkamadın, kayıp gitmeme izin verdin!” suçlaması… Beni, karanlığımdan çıkarmıyorsun serzenişi vardır.

Ferhat haklı mı? Sonuna kadar haklı… Bugüne dek kendi çabasıyla karanlığından çıkmayı hiç denemeyen, çabalamayan adamı oradan Aslı bulup çıkarmıştı. Avcunda tuttuğu yüreği bıraktığı anda Ferhat, yine düşüp kaybolacaktı elbet ve öyle de oldu. Onu bulmak adına Aslı artık çabalamıyor ve bekliyor ki Ferhat, kendi tırmanıp yanına gelsin. Bu noktadan bakarsanız Ferhat’ın şikâyeti de sızlanması da haklı. Gel gör ki olayın iki cephesi var. Aynanın diğer yanını çevirdiğinizde işin rengi de değişiyor.

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım/ Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de/Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.” Sanki Aslı’nın dili olmuş gibi sürdürüyor Ülkü Tamer “Düello” şiirini. Evet, Aslı tabancayı Ferhat’a doğrultmadı kendi beynine dayadı görünürde ama Ferhat’ın yüreğini nişan alıp hatta tetiği de çekti, biliyoruz. Üstelik Ferhat’ı yüreğinden vurmak onun yüreğini de pekiştirdi; Aslı’ya güç kattı ve oradan aldığı güçle “Beraber yaşayamıyoruz o zaman beraber ölelim!” noktasına getirdi Aslı’yı. Beraber yaşayamıyorlar, doğru… Yaşayamazlar mı? Zor… İmkânsız mı? Değil… İkisi de o sevdaya tutunmakta güçlük çekse de siyahla beyazı birbirinde harmanlayacak olan tek güç, vazgeçemedikleri sevda, aslında…

Aslı çok kırgın… “Ben sana inandım, inanmıştım ta ki karşıma geçip o buz gibi gözlerinle, mahkeme duvarı suratınla “Umarım geç kalmamışızdır çocuğu aldırmak için diyene kadar.” cümlesine sığdırdı bütün kırılmışlığını. Onun havlu attığı, Ferhat’tan da kendinden de vazgeçtiği yer tam da bu cümlenin ortası… Haklı da… Ferhat’ın baba olma korkusunun farkında değil, farkında olsa da umrunda değil. Bunda da haklı… Ferhat, küçük bir kasabada bir sürü çocukla yaşama masalının gerçek olmayacağını biliyor ama atladığı Aslı’nın da eli silahlı, katil bir adamı çocuğuna baba yapma kâbusu… Her sabah “Çocuğumu akşama görür müyüm, acaba?” korkusuyla evden çıkmaktan daha da zoru varsa o da çocuğunuza “Babanı bir daha göremeyeceksin!” deme endişesidir. Bütün bunlara rağmen Aslı, “Benden ne istiyorsun?” sorusuna hâlâ “Seni… Sadece seni…” cevabını veriyor. Bunun yetmediğini bile bile… Yetmiyor çünkü Ferhat, savaşmaya yanaşmıyor. Yetmiyor çünkü Ferhat içine düştüğü hayatı değiştiremeyeceğine inanıyor ve yetmiyor çünkü “Kimsem kalmadı diye bağırdın ya, ben burdaydım; biliyor musun?” diyerek dillendirdiği kırgınlığı var onun.

Baştan beri Aslı ve Ferhat ilişkisinin iki dinamiği var: İlki Ferhat’ı her seferinde kaçtığı yerden tutup çıkartan Aslı gücü, ikincisi de tartışarak hatta kavgayla anlaşmaları… Yaşadıkları son büyük kriz, Aslı’nın Ferhat’ı tutup çıkaracak gücü olmadığından yaşandı. Çok haklı olarak ilk kez istedi ki Ferhat onun elinden tutup onu bataklığından kurtarsın. Ferhat, denedi aslında; denedi ama kendi planlarını kendi yapan, hesap kitapla işi olmayan “Minik Aslan” “Heyyy, ben burdayım, kafanıza göre iş yapmayın!” diyene kadar. O ikilinin dünyasında kendine ite kaka yer açarken annesini de babasını da allak bullak edip birer köşeye savuruverdi.

Baştan beri “evliliği kurtaran mucize bebek” fikrine ne kadar soğuk baktığımı söyleyip duruyorum. Bu defa düşündüklerimi Aslı’nın ağzından duymak: “Evlilik kurtarmak için bebek yapılmaz ancak o bebeğin hayatı mahvedilir” cümlesi yüreğimi bir nebze soğuttu. Yine de “Minik Aslan” sadece Aslı ile Ferhat’ın arasına değil bizim de hayal dünyamıza geçip kuruldu, karar onun kararı, yok yapılacak bir şey. Görünen o ki Aslı “bebekle evlilik kurtarma” derdinde değil. “Boşanacağım!” inadı da bunun göstergesi… Daha doğrusu bunu Ferhat’a anlatma yöntemi. Aslında bal gibi biliyor, boşansa da Ferhat’ı ne kendisinden ne bebekten uzak tutamayacağını, bebeğin birinin değil ikisinin olduğunu, hepsinden önemlisi artık Ferhat’ın iki dünya bir araya gelse onu bırakmayacağını…

Onların ilişkisindeki ikinci dinamik atışmak, demiştim ya… Bu aslında uzlaşmaya başladıklarının da göstergesi… Birinin “Boşıycam seni!” sakızını sürekli çiğnemesine diğeri “Avukatı ara!” diye cevap verip duracak; aslında dillendirdiklerinin alt metni: “Senden vazgeçemiyorum!”, “Ben de seni seviyorum!” olacak, elbette. Gerçekten boşanma niyeti taşıyan Aslı, Ferhat’la aynı yatağa girmeyeceği gibi gerçekten kaçan Ferhat da “Çocuğumuza da mı dokunamayacağız yani?” demez. Aslı’nın banyoda itiraf ettiği gibi olay Ferhat’ı süründürüp kendine getirme aşamasına girdi, sonunda…

Bölüm sonunda Yiğit’in vurulması şimdilik “Boşanacağız – Boşanmayacağız” didişmesine bir nokta koyacak ve onları bir kez daha çok ciddi bir sorunla “birlikte” mücadele etme noktasına getirecek. Benim için öykünün bundan sonrasını tahmin etmek çok güç. Yeni bir viraj alıyoruz ve önümü şu an göremiyorum, her şey önümüzdeki hafta kim öldü, kim kaldı sorularının cevapları netleştikten sonra belli olacak.

Siyah Beyaz Aşk’ı yirmi bölümdür sırtlayan, her hafta sadece keyifle değil soru işaretleriyle ekran başından kalkmanı sağlayan Sayın Erkan Birgören, ilk açıklamasına göre önümüzdeki hafta son bölümünü yazmış olacaktı. Ancak dünkü “Hoşçakalın!” mesajı kafamı epey karıştırdı. Eğer bu onun kaleminden izlediğimiz son bölümse yeni bir ekip ve yeni bir bakış açısıyla öykü, bambaşka bir kanala da akabilir. Tam dönemeçte bırakılmasını da biraz buna bağladım, açıkçası…

Sayın Erkan Birgören, Siyah Beyaz Aşk’ı kendi penceresinden kendi yorumuyla anlattı beş ay boyunca. Ben, kendi adıma onun metaforik dilini, karakter odaklı anlatımını ve öyküye bakışını çok sevdim. Ona burada veda etsek de ben bundan böyle altında “Erkan Birgören” imzası olan her işin sıkı takipçisi olurum. Yaşattığınız bütün güzellikler için teşekkürler Sayın Birgören, başka masallarda görüşmek üzere…

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.