Yazar: Sinem ÖZCAN

Bu hafta Siyah Beyaz Aşk’ta olayların hızlı aktığı ve duygunun biraz geriye çekildiği bir bölüm izledim. Ana çatışmanın çözümlenme telaşı, diğer unsurları ötelemiş görünüyordu. Sanırım bu telaşla kesilen sahneler olmuş ve iyi montajlanamadığı için de diyalog kopuklukları ve hızlı geçişler yaşanmış. Açıkçası belki de bu yüzden benim bölümün duygusuna girmem çok zor oldu. Bazı yerlerdeki kopuklukları zihnim hâlâ tamamlayabilmiş değil.

Geçen bölümün sonunda Namık’ın kaza yapan araçtan kaçtığını anlamıştık ama açıkçası ben onun Cüneyt’le bağlantı kuracağını düşünmüştüm. Jülide ”Bir kaçak bir başka kaçağa nasıl yardım etsin?” diye sorunca Cüneyt’ten niye yardım istemediğine ikna oldum. Ferhat’ın olup biteni öğrendiğinde onu öldürmeye kalkışacağını çok iyi tahmin eden Namık, çareyi yurtdışına kaçmakta bulmuş ve bunun için eski dostlarından yardım istemişti.

Öte yandan, evin Yeter’e kaldığını öğrenince üstelik bir de Namık yakalanınca Handan, kızını ve torununu alıp evden gitmiş anlaşılan. Nasıl ve nereye gittiklerini öğrenmek kısmet olmadı. Vildan ve Özge’nin ortadan çekilmiş olması izleyici olarak beni rahatlattıysa da öykü gelişimi adına bu gidişi çok ani ve dayanaksız bulduğumu da söylemek zorundayım.

Şimdi elimizde iki büyük mesele kaldı. İlki Namık’ın oğlu olduğunu ve bunu bilmeyen neredeyse tek kişinin kendisi olduğunu fark eden Ferhat’ın tepkisi ve Jülide konusu. İlkiyle ilgili çözülme süreci başladı ancak ondan önce halledilmesi gerektiğini düşündüğüm Jülide, kaya gibi yerinde duruyor. Cüneyt’in İdil cinayetini üstleneceğini onun ağzından işittik ama Cüneyt gibi bir adamın böyle bir fedakârlık yapması bana anlamlı gelmiyor. Üstelik İdil meselesi bu şekilde çözülse de bir de Cem cinayeti var Jülide’nin. Bunlar açığa çıkmadan ve Jülide tutuklanmadan Aslı’nın ondan vazgeçeceğini ummuyorum ben. Öykü mantığında yan çatışmaların ana hikâyeden önce ya da onunla beraber çözülmesi gerektiğinden Jülide’nin bu kadar sona bırakılmasını doğru bulamadım. Hele hele yaptıklarının cezasını çekmeden ve teyzesi onun gerçek yüzünü görmeden konu kapatılırsa canım çok sıkılacak.

Geçen bölüm Aslı’nın Yusuf’un oğlu tarafından bıçaklandığını ve bu nedenle yeniden eve döndüğünü görmüştük ancak Ferhat’la aralarındaki “güven” problemini nasıl aşacakları belirsizdi. İkisinin de büyük kırgınlıkları vardı. Aslı, Ferhat’ı affetmeye hazır görünse de Ferhat’ın çok daha tepkisel ve katı olduğunu fark etmiştik. Bu hafta Aslı’yı Ferhat için savaşmaya, Ferhat’ı da Aslı’yı affetmeye hazır bulduk. Bu gelişmenin çok hızlı ve izleyiciyi hazırlamadan yapılmış olması benim zihnimde boşluklar oluşturmadı değil. Eksik bağlantıları zihnimden tamamlayıp bölümün hızına yetişeceğim derken sahnelerin duygularını ne yazık ki kaçırdım. Algılayabildiğim Aslı’nın Ferhat’ı durdurmak için her şeyi yapmaya hazır olduğu, Ferhat’ınsa içindeki beyaza her şeye karşın tutunmaya çalıştığıydı.

Berber Necdet’i öldürtenin Namık olduğu gerçeği Ferhat için taşınması çok zor bir hakikat. Bununla savaşırken bir de Gülsüm’ün tepkisi onu iyice allak bullak etti. O güne kadar abisinden deli gibi korkan küçük kız kardeşi ilk kez karşısına geçip “Hepsi senin suçun!” diye haykırdı. Peki Gülsüm haklı mı, haksız mı? Ferhat’a olan sempatimi bir kenara alıp olaya tepeden baktığımda Gülsüm çok haklı… Annesinin ve abisinin kararlarıyla yaşadığı bir hayatı var onun. Bu kararlara karşı çıktığı tek yer Cüneyt’le bir ilişkiye girmek olmuş. Onun da bedelini çok ağır ödedi. Onun dışında bir başında ayakta duramamış, kimse tarafından duyguları ve istekleri önemsenmemiş bir kadın o. Sürekli sindirilerek yaşadığı için de bu kararları sorgulamak ve karşı çıkmak hiç aklına gelmemiş. Hayatında ilk kez Abidin onu “Gülsüm” olduğu için seviyor ve onun sağladığı özgüvenle kendince haksız bulduğu bir durumda bunun sorumlusu gördüğü kişiye Ferhat’a saldırıyor. Aslında o saldırıda Berber Necdet’in ölümünün acısı kadar, abisinden bir türlü göremediği sevginin ve ilginin açlığı var. Fark edilme isteği var ve hepsinden önemlisi acısını bundan bir başkasını sorumlu tutarak yok etme çabası var. Gülsüm’ün böyle bir patlama yaşaması çok gerekliydi ancak Ferhat’a duyduğum sempati, ona bu kadar yüklenmenin de haksız olduğunu söylüyor. Aslı’yı tanıyana dek duygularını özenle gömmüş bir adam, o ve sevmeyi “korumak” olarak kodlamış beyninde. Eğer ailesini koruyorsa üstüne düşeni yaptığına inanıyor. Namık’ın sağ kolu olması da aslında bu yüzden. Berber Necdet’in bıraktığı yerden aile sorumluluğunu sırtlamış ve kendi hayatını yok edip ailesini kollamaya çabalamış. Gülsüm’ün bir abiye ihtiyaç duyduğunu aklına bile getirmemiş, getirse de onun duygusal ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını hiç düşünmemiş bir adam Ferhat Aslan. Belki de o yüzden Gülsüm gerçekleri onun yüzüne kustukça çaresizce göz yaşı dökmesi… Belki de o yüzden kardeşini bağırarak susturamayınca dönüp arkasını gitmesi.

Gülsüm’ün “Benim bir tek abim var o da Yiğit!” deyişini ise doğrusu çok acımasız buldum. İstanbul’a taşınana ve onların hayatına bir şekilde dahil olana kadar Yiğit’ten haberi bile olmayan Gülsüm’ün onu şimdi bir anda “tek” konumuna yüceltmesi Ferhat’a haksızlık, bana sorarsanız. Bunu, Gülsüm’ün sinir krizinin eşiğinde olmasına bağlayıp konuyu uzatmıyorum. Ancak söylemeden geçemeyeceğim, Gülsüm’ün bu kadar şiddetli tepkisinden sonra Ferhat’ın ondan özür dilediği sahneyi izlemeyi çok hak ettiğimizi düşünüyorum. Belli ki iki bölümü teke indirmek için bir sürü sahne feda edilmiş ama Jülide ve Cüneyt’in “kek” sahnesi yerine bunu görmek de hakkımızdı bana sorarsanız. Montajda yapılan katliama bir de can alıcı sahnelerin kesilmesi eklenince ne yazık ki bütünlüksüz ve her tarafı dökülen bir bölüm çıkmış ortaya.

Ortalık yangın yeri olmuşken Yeter’in hâlâ “Bana bir şey olmasın. Çocuklarımın gözünde itibar kaybetmeyeyim!” derdini ise çok zayıf ve anlamsız buldum. Hatta bir ara Namık’la kaçma planına girdiğini fark edince “Yok artık!” bile dedim. Ancak bana sorarsanız Yeter’in duygusal dalgalanması da “makas”a kurban gitmiş. Haftalardır beklediğim Ferhat – Yeter yüzleşmesinden sonra onun bir değişim geçirdiğini ve sağduyusunun galip geldiğini düşünmek istiyorum. Baştan beri Yeter’e Namık ve özellikle de Ferhat konusunda hak veremedim ben. Annedir, çocuklarından en azından “anne” sözünü duymaya da hakkı vardır ama Namık’ın aşkı uğruna ailesini hele hele de 12 yaşındaki oğlunu kurban etmesi, benim kitabımda yazmıyor. Ben de en az Ferhat kadar “O zaman anne olsaydın çocuklarına!” noktasındayım. Hele ortalık süt limanken şefkatli, sağduyulu, kollayıcı anne rolü oynarken en ufak karışıklıkta içindeki cadının açığa çıkmasını hiç sevmiyorum onun. Bu yüzden de Yeter baştan beri  “her şeyi beklerim ondan” karakterim oldu benim. Yaptıkları beni şaşırtmıyor. Yine de Gülsüm’ü de kaybetme endişesi ve Ferhat’ın tepkisi onu biraz silkeleyip kendine getirmiştir umudu taşıyorum. Bağlantıları göremediğimiz için çok havada kalan telefonundaki mesajla ilgili de düşüncem bu umuttan kaynaklanıyor. Bana sorarsanız Savcı, sadece Aslı’yı değil Yeter’i de iş birliği için zorlamaktaydı ve Yeter, Namık’ın başarısız kaçma girişiminden sonra Savcı’yla iş birliği yaptı. Namık’ın Ferhat’ın karşısına çıkacağından emin olduğu için de Savcı’ya bunu haber verdi. Gülsüm’ün tepkisi de Yeter’in rahatlığı da bana Namık’ı ele verenin Yeter olduğunu düşündürüyor. Büyük ihtimalle son sahnede işittiğimiz silah sesi de polis baskınıyla ilişkiliydi.

Ben bu hafta Aslı ve Ferhat’tan çok Ferhat’ın dramına odaklandım. Evet, Ferhat kendi seçtiği yolun bedellerini ödüyor; evet, Ferhat Aslı’ya güvenmekten korkuyor ve evet, Ferhat sevmeyi sevilmeyi doğru dürüst bilemiyor ancak bütün bu eksikleri benim onun adına içimin kan ağladığı gerçeğini değiştirmiyor. Aynı konumdaki ben de olsam bu kadar karanlık olmayı, insanlardan izole yaşamayı, güvenmemeyi ve sevgiyle uzansa da bana ulaşmak isteyen her ele kuşkuyla yaklaşmayı seçerdim. Dürüstçesi Ferhat, benden çok deha cesur… Kötüyü seçtikten sonra girdiği karanlık yolu ve o yolda aldığı canları mazur görmek mümkün değil ama yalanlarla çevrili bir hayatı yaşamak çok zor. Hangimiz, hayatımız boyunca doğru bildiklerimizin bir anda yıkılışına şahit olduğumuzda darmadağın olmayız, hangimiz bu noktada sevdiklerimize bilmeden haksızlık etmeyiz ve hangimiz o silahı alıp da şakağımıza dayamayız? Kendini kaybetmiş bir adamın anlık refleksidir elindeki silahı alnına dayayıp her şeyden vazgeçmek… Ferhat o tetiği çeker mi, bence çekmez ama o anda Aslı’yı ve doğacak çocuğunu niye düşünmedi ki suçlaması da bana Ferhat adına insafsızca geliyor. Ferhat, Ferhat’ı kaybettiği anda, dünyası başına yıkıldığında kimseyi ya da hiçbir şeyi düşünecek durumda olamaz ki…

Dayısı bildiği adamın, çok sevdiği babasını öldürttüğü gerçeğini taşıyamayan bir adam, bunu atlatamadan nefret ettiği o “dayı”nın babası olduğunu öğreniyor. Elimizi vicdanımıza koyalım, biz şimdi bu adamdan mantıklı karar almasını mı bekliyoruz? İnsanların bir cinnet getirme eşikleri var ve öğrendikleriyle Ferhat o sınırı geçti çoktan. Haaa, anlık bir şey olur (ki bana sorarsanız o anlık şey polisin gelmesi) Ferhat içine düştüğü cehennem çukurundan birkaç saniye gökyüzüne bakar. Hah, işte o zaman ondan mantık beklemek mümkün, o anda Aslı da doğmamış oğlu da gözünün önüne gelir ve Aslı’yı hayattaki her şeyden çok seven Ferhat kendi frenini kendi koyar. Ama duyduklarıyla bir anda karanlığın en dibine savrulan adamdan “sorumluluk” beklemek bence insanca değil.

Namık’a “Sen beni kendine benzetemedin, benim hâlâ beyaz bir tarafım var!” diye çaresizce çırpınan Ferhat, beni can evimden vurdu. Ferhat’ı karşıma alıp “Hayır, sen onun oğlu filan değilsin. Bedenini onun geni oluşturmuş olabilir ama ruhunu Berber Necdet yarattı. Ferhat’ı Ferhat yapan yüreği ve orada Namık’tan hiç iz yok! Korkma!” demek istedim.

Aslı’nın ona uzattığı eli tutup karanlığından kurtulmaya çalışan adam, yüreğindeki o el değmemiş yere sığınıp kendini korumaya çabalıyor. “Ben verdiğim karardan hiç pişman olmadım!” diyen karısına inanıp yüreğini yeniden beyazlatmak için zımparalıyor. Doğacak oğluna “baba” olmayı öğrenmek için çırpınıyor. Bana sorarsanız Ferhat, olsa olsa Namık’tan gelme ama Necdet’ten olma bir adamdır. Aslı’nın şifalı elinin değdiği o yürek ne yapar eder içindeki o beyaz yana sımsıkı tutunur diye umuyorum.

Ferhat’ın Namık’la karşılaştığı ve gerçeği ondan duyduğu sahnenin duygusuna tek kelimeyle bayıldım. İbrahim Çelikkol, tam bir dram oyuncusu ve bu tarz duygusu yüksek sahnelerde bambaşka bir oyun çıkarıyor. Oyunu abartmadan büyültmeyi ve her mimiğin hakkını vererek sahneyi devleştirmeyi biliyor. Bu kez de etrafta ne var ne yok silip geçti ve benim için sadece ekranda o kaldı ve ben hıçkıra hıçkıra, sırılsıklam gözlerle izledim onu. Yürekten alkışlar, İbrahim Çelikkol!

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.