Yazar: Sinem ÖZCAN

Abdullah Efendi’nin muzip gününe denk geldik, satrancı urefadan mahrum etti bizi. Açığı kapamak yine Salih Baba’ya düştü ve “kalp” söyledi. Gazali’den naklen “Kalbin cilalı bir aynadır. Üzerinde birikmiş toz perdesini silip temizlemelisin çünkü o ilahi ışığın nurunu yansıtmak üzere yaratılmıştır.” dedi. Biz de kalbin tozunu silip parlatanlarla kalbini karartanları izleyip durduk.

Salih Baba’nın dediklerinden çıkarabildiğim fiziki kalp nasıl bizi hayatta tutuyorsa manevi kalp de ruhumuza can veriyor. Tabi eğer silinip parlatılmışsa… Aslında, Abdullah Efendi molayı bizden çok “yolcu”ya verdirdi bu hafta. Ne zamandır kalbini cilalamak ve pırıl pırıl etmekle meşguldü ve ruhunun dirildiğini hissetmeye ihtiyacı vardı çünkü belli ki yeni bir yola çıkacak Aziz.

Anlaşılan, Bülent’in yakalanıp Yalçın’a teslim edilmesi, buzdağının görünen yanı. Geride daha da büyüğü, daha da tehlikelisi var. Bülent “Ben zehir şişeden akmasın diye onu durduran kapaktım.” diye tanımladığına göre Mehmet Şefik Bey gibi o da hırsının kurbanı olup çıkamayacağı kadar büyük bir pisliğin içine batmış demek ki. Yine de söylediklerine çok itibar etmiyorum zira yaptıklarından büyük zevk aldığı da çok belliydi. Anahtarı Kerem’e ama sorumluluğu Aziz’e bırakıp çekildi Bülent ve kilit cümleyi dillendirdi: Kasaları Abdullah Efendi’ye götürün sizi ancak o koruyabilir.

“Niye Abdullah Efendi?” sorusu dönüp duruyor zihnimde. Bir tek cevabı var aklıma gelen: Abdullah Efendi bu dünya ile hesabını çoktan görmüş; ununu elemiş, eleğini duvara asmış. Kaybedecek hiçbir şeyi yok ki… İşin manevi boyutu bu elbette ama madde dünyasında baştan beri her şeyin anahtarının onda olduğunu uzun zamandır seziyorduk. Bir anlamda oyunu o başlatıyor; o duraklatıyor; o, oyundan çıkarıyor ya da yeni oyuncu sürüyor sahaya. Gizem geçmişte saklı hem de iki kuşak öncede ve o gizem her neyse Abdullah Efendi bunun tam ortasında yer almış. Tarafları tanıyan da o, açıklarını bilen de… Ama o bu dünyadan bile isteye vazgeçmiş, artık bu dünyanın kurallarıyla oynamıyor oyunu; kendini “güçlü” ve “yenilmez” sayanların bilmedikleri bir âlemde, bilmedikleri biçimde var olan bir oyuncu ve tam da bu nedenle aslında tek “yenilmez” o.

Abdullah Efendi’yi kendi dünyasında bırakıp baktıklarımı görmeye gayret edeyim ben en iyisi. Bülent’in devreden çıkması görünürde Tahsin’e yaramış oldu. Yalçın onun uzun zamandır zaten Bülent’in kuyusunu kazmakta olduğunu söyledi ki bu tam da Tahsin’in tarzı zaten. Salih Baba “kalpleri kararmışlar”dan söz etmişti değil mi? Hah, işte tam da öylesi Tahsin Korkmazer. Göğsü her sıkıştığında ben içimden “Olmaz bir şey!” diyorum zira krizin bile onun kalbini bulması zor.

Baştan beri Tahsin Korkmazer’in bir şekilde Kadırga’ya bağlanacağını biliyordum ama açıkçası bunun Süheyla kanalıyla gelmesi bana büyük sürpriz oldu. Feride’yi annesi zannedip Süheyla’nın kabrinde soluğu alınca anladık ki geçmişinde bir gönül yarası var onun da. Süheyla, Faik Bey’le evlendiğine ve anlaşılan onunla mutlu olduğuna göre çok muhtemel ki bir karşılıksız aşk var ortada. Üstelik bu geçmişten Perihan’ın haberi yok çünkü Tahsin’in nereye gitmekte olduğunu bile anlamadı. Gülten’in Tahsin’in hayatındaki rolü, Alice’le Gülten’in bağı ve Kerem’den “Annemi buldum!” cümlesini duyan Hasibe’nin düşüp bayılması yeni bir denklem oluşturdu.

Vakti zamanında Süheyla, Alice ve Hasibe’nin arkadaş olduklarını biliyoruz. Muhtemelen o grupta Gülten de vardı. Hasibe’nin Süheyla’yı deli gibi kıskandığı ve Faik’i elde etmek için uğraştığı da bir sır değil. Bu durumda iç sesim geçmişte Hasibe ve Tahsin’in bir şer ittifakı kurmuş olabileceklerini söylüyor. Bu ittifaktan Gülten değilse de Alice’in haberdar olduğu da Hasibe’nin korkusundan anlaşılabilir. Her ne yaptılarsa bu, hem Süheyla’nın hem de Faik’in kız kardeşi Feride’nin hayatına mal olmuş gibi geliyor bana. Baştan beri Abdullah Efendi’nin de Feride nedeniyle olup bitenlerin içinde yer aldığını düşünüyorum. Bu da Tahsin’in, Abdullah Efendi’yle karşılaştığında niye bir defa daha Azrail’le selamlaştığını az buçuk açıklıyor.

Gülten, bu aşamada olup bitenleri ne kadar biliyor emin değilim ama emin olduğum Salih Baba’yı ismen tanımasına rağmen onunla daha önce karşılaşmamış. Salih Koluber adını gördüğündeki tepkisi de muhtemelen Alice ve Tahsin’le ilgili. Bir zamanların şöhretli beyin cerrahı Salih Koluber’in, bizim Salih Baba’mıza nasıl dönüştüğü de tıpkı Abdullah Efendi gibi bir muamma ama kesin olan tek şey, her ikisinin de hatta bir ölçüde Çakal Necmi’nin de bu gizemin içinde çok mühim rollerinin olduğu.

Maziden kopup âna gelmeyi başardığımda Aziz’in çok daha büyük bir kaosa gireceğini fark etmesine rağmen olup biteni biraz da olsa arkasına atmaya çalıştığını düşündüm. Yaşanacakları şu an için görmezden geliyor ve ruhunu besleyene, yani Feride’ye koşuyor. Salih Baba, ona yüzüğü verdiği andan beri evlilik fikri zihnine girmişti zaten. Salih Baba’ya kararını söylemek üzere gittiğinde Salih Baba ona Şems – i Tebrizî’nin “Sevdiğimden ayrı aldığım bir nefes için bile pişmanım.” sözüyle onayı verdi. “Ben sana sorgusuz sualsiz teslim oldum.” diyen kadına elbette koşarak gidecek Aziz, gidecek de zihninin arkasına attıkları ne kadar izin verecek, işte orası muamma. Feride ve Aziz aşkını ne Nehir’in saçma salak planları ne de Perihan’ın snopluğu yok eder ama mazide her şey bu kadar girifleşmişken güllük gülistanlık bir aşk da bekleyemiyorum ben, dürüstçesi.

Bu arada söylemezsem dilim şişer: Nehir, bak sezon finali geldi, geliyor kocaman üç ay var önünde. Sen acaba aldığın bu darbeleri hazmetmek için Tibet’te bi’ manastıra filan mı kapatsan kendini, Perihan teyzeni de tak koluna; bi’ Tibet havası alın annem siz. Hatta yürüyerek gidin, hiç acelemiz yok biz bekleriz. İşin şakası bir yana, bu Nehir’in de Perihan’ın da sığlığından bana bir fenalık geldi. Şu ana dek başarıya ulaşmış tek bir planları yok ama küçük dağları ben yarattım, büyüklere de yardım ettim havaları sabrımı fena hâlde zorluyor. Ne diyeyim Allah ıslah etsin.

Ne zamandır gözümün bebeğinden, Fırat’ımdan, bahsetmeye fırsatım olmuyordu. Aslında bekliyordum, sabırla bekliyordum. Baştan beri ben onun kalbinin kapkara olduğuna inanmadım. Tamam, üstünde toz birikmiş olabilir; tamam, Fırat temizlikten pek anlamıyor da olabilir ama o ne Tahsin ne Kerem. An gelecek, içindeki karanlığa bir ışık girecek diye bekliyordum. Onun ışığı da Sultan. Kendi kaçtıklarına Sultan’ın koşarak gitmesi Fırat’ın da kendine dönmesine yol açtı. Mahalle iftarında masaya yanaşamayıp ağaçların ardından izlemesi öyle bir dokundu ki bana, koluna girip Salih Baba’nın yanına oturtuveresim geldi. Hasibe gibi bir annenin yetiştirdiği evlat Fırat. Üstelik hiç kusura bakma Faik Beycim, Feride’ye gösterdiğin özenin binde birini diğer çocuklarına göstermiş de değilsin ve bunun bedelini de Fırat’ım ödüyor. Neyse ki ablasının gönlünün güzelliğinden bir parça ona da bulaşmış. Yaptığının vicdan azabını duymayı da özür dilemeyi de biliyor. Kerem’den kurtulmayı başardığı gün içindeki beyazlık daha da büyüyecek ve kalbini saran tozlar uçup gidecek. Bu arada Sevgili Baran Bölükbaşı, sesine sağlık; o ne hoş bir detaydı öyle… Şarkıya eşlik eden görüntülere de vuruldum. Çöpten aldıkları pideyi mutlulukla yiyen çocuklarla restorandaki insanların asık suratları enfes bir tezat olmuştu.

Sultan’ın haklı tepkisini, Aziz “aile olmak” diyerek durdurdu. Söylediklerinin hepsine teoride hak vermekle birlikte üzgünüm Azizcim, ben Sultan’la aynı yerde duruyorum. “Kızını çok seven baba” gömleğinin Tahsin’e birkaç beden büyük geldiğine inanıyorum çünkü. Sevmenin herhangi bir biçimini gerçekten bildiğine inanmıyorum onun. Eli kanlı bir adamın “aile reisi” olarak da hükmü yok benim yanımda ama Sultan, bana göre çok daha bağışlayıcı elbette. Eve dönse de o evde artık bir “aile” kurulur mu, şüphem var. Perihan’ın coşup boşanma kararı almasını saymıyorum bile. Tahsin yaptıkları için bir bedel ödeyecekse bu yapayalnız kalmak olmalı diye düşünüyorum. Mezarlıkta karşısına çıkan Abdullah Efendi’nin ona bakışını hatırlayınca Tahsin Korkmazer, hesap vaktinden fena hâlde korksa iyi olur, diyorum.

Mezarlık deyince yine çekimine ve atmosferine bayıldığım bir sahne olduğunu söylemeliyim. Kıyıda köşede unutulmuş, bakımsız ve yıpranmış mezar, Süheyla’nın kaderiyle çok iyi örtüşmüş. Aziz’in Feride’ye evlenme teklif ettiği sahneyse görkemi ve canlılığıyla buna çok iyi bir tezat olmuştu. Bir uçtan bir uca metrobüs seferi konacak kadar büyük bir masa seçilmeyeymiş yakınlık ve samimiyeti vurgulamak adına çok daha iyi olurmuş ama Aziz Yılmazer’in şanına uygun bir ortam hazırlanmış doğrusu. O sahnede ışık oyunlarını çok sevdim ama ondan da çok masayı tülün ardından izlemeye bayıldım. Gözünüze, dilinize sağlık Barış Hocam.

Vuslat’ta sezon finaline bir var. Bir haftalık rahatlığın daha doğrusu molanın ardından çok büyük bir düğümün geleceğini tahmin ediyorum. Abdullah Efendi ve Salih Baba’nın hikâyelerinin gelecek sezona bırakılacağını ve Aziz’in önemli bir yol ağzında kalacağını seziyorum. İlk bölümden itibaren merak ögesi çok doğru kullanıldı ve çözülen her çatışmanın yerine çok daha sağlamı kondu. Zaman zaman bir haftayı bile zor bekledim, dolu dolu üç ay için şimdiden, kendime gerçekten sabır diliyorum.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde yükün ağırını sırtlayan herkesin eline, emeğine sağlık.

 

 

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.