Yazar: Sinem ÖZCAN

“Üç ay nasıl geçer?” diye noktalamışım, sezon finalinde yazımı. Geçiyormuş, geçti. Geçti geçmesine de öyle büyük soru işaretleriyle kapamıştık ki bölümü yeni sezon tanıtımları gelene dek doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı. Velhasıl sizi bilmem de ben yirmi birinci bölümü zor bekledim, a dostlar!

Sezon finalinde Abdullah Efendi’nin dilinden işittiğimiz, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn birinin ölüm haberini veriyordu bize. Kendi adıma ben düşünüp durmuş ve Faik Bey olsun, demiştim. Gördük ki “Allah’a dönme vakti gelen” Faik değil Perihan Korkmazer’miş. Faik Bey, ağır bir felç geçirmiş nefes alıp veriyor da hesabı kapanmamış daha.

Bölüm, dört aylık bir zaman atlamasıyla açıldı. Dengeler yeniden kurulmuş, hayatlar karışmış; bekleyenler ve beklenenler yer değiştirmiş. En mühimi de “yolcu” bu dünyadaki yolculuğuna, dört aylık mola vermiş ve “Ölmeden evvel ölünüz!” emrini başka bir boyutta tecrübeye gitmiş. Aziz komada, kendi cennet ve cehennemini yaşamaktayken o anlar öyle enfes bir kurguyla sunuldu ki bize dünü, bugünü; gerçeği, düşü oradan alıp oraya savurdu beni.

Aziz, Feride’yle cenneti bulmuş ve o yanındayken çok da huzurlu. O huzuru, Kutlama müziğinin nağmeleriyle, beyazlar ve ilkbahar rüzgârı eşliğinde sonuna kadar hissettik. Ne var ki kaybolan kol düğmeleri ve Feride’nin yanından gidişi Aziz’in cehennemde olma duygusunu da tetikledi. Üzerine saldıran görünmeyen düşmanlardan kurtulmak isteyen, kendini kardeşini yitirdiği kuyunun başında bulan Aziz, her şeye rağmen Feride’yi bekleyip cennette yaşama arzusunu sürdürdü ama Feride, birlikte içtikleri zehire rağmen “dönmeyi” seçmişti. “Sen gelmiyorsan ben sana gelirim!” deyip cenneti de cehennemi de iteleyerek yeniden doğmanın sancısını yaşamaya başladı. Doğum dediğiniz eylem, sancılı hem de çok sancılı… Öyle kolayına nefes alıp vermeye başlamak yok, bu dünyada. Anne rahmine düşeceksiniz, gün gelecek oradaki rahatı bırakmaya razı olacaksınız, rahatınız kaçacak, sarsılacaksınız, zorlanacaksınız; bekadan kopup fenaya adım atmayı isteyeceksiniz, bildiklerinizi unutup bilinmeyene adım atmaya cesaret edeceksiniz. Aziz, bu mücadeleyi verip gözlerini açmaya çabalarken dışarıdan görünen şiddetli bir deprem ve kontrol edilemez bir sarsıntıydı. Ta ki gözlerini açıp “Ben sana gelirim o zaman!” dediği varlığın gözlerinin içine bakana dek. Açıkçası Aziz’in Feride’nin gözünün içine baktığı o ilk ânı gözden kaçırsam gerçek Leyla’yı bulduğunda, sevgilisi Leyla’yı istemeyen Mecnun olduğunu düşünürdüm ama gel gör ki sezon finalinde “Senin inancını yok edeceğime dünyayı yakarım.” diyen Aziz gelince aklıma “hayatından bir dönemi sil-miş gibi” yapmanın bir Aziz Korkmazer planı olduğunu anladım. Nitekim Aziz’in “mağlup edilemeyen” manasını herkes öğrenecek deyişi, onu mağlup ettiğini düşünenlere hazırlanmış bir oyun ve bunun için Feride’nin de çile çekip kendi sabır imtihanını vermesi gerekiyor.

Aziz, bu dünyadan dört ay mola aldığında “yolcu”sunu kaybeden Salih Baba da satranç- ı urefaya mola vermiş. Feride dönüp gelmiş, Aziz’le çıktıkları yolculuktan ama Aziz, dönecek mi Salih Baba da Abdullah Efendi de bilmiyor. Ta ki Aziz’in Feride’ye verdiği tohumdan yasemin fidanı çıkana, Salih Baba’nın dükkânındaki de çiçek açana kadar… İlk sezon da “yasemin” metaforunu kullanmıştı hikâyede Betül Hanım. Onca çiçek içinde niye yasemin diye düşünürken bulmuştum cevabı. Çünkü “yasemin” Mesnevi’de “bilinmeyen âlemin sırları” demekti. Hint felsefesinde de “ilahî umut.” Bilinmeyen âleme giden “yolcu” o sırların ne kadarını anladı bilinmez ama onu bekleyenler “umudu” sonuna dek korudular.  Yasemin, çiçek açıp da o yanık kokusunu salınca dünyaya, Araf’ta durup, olup biteni gören Abdullah Efendi saksıyı kaptığı gibi soluğu Aziz’in odasında aldı. “Hadi dön, tamam artık vakit geldi!” dedi. Salih Baba, Araf ehli değil ama kalp gözü açık. Aziz’in “Sen gelmezsen ben gelirim!” deyip yola düşüşünü gördü kalp gözüyle; hâl diliyle de “Hoş geldin!” deyip karşıladı onu.

Öyle ya da böyle Aziz’in dönüşü herkes için sevinme vesilesi… Kimi hedefine ulaşmak adına, kimi istediklerini koparmak adına, kimi de bu âlemde daha yapacaklarının var olduğunu bildiğinden seviniyor. Aziz, cenneti ve cehennemini yaşarken dünya cephesinde de başka başka oyunlar kurulmuş, piyonlar öne sürülmüş, gizler açığa çıkmış, başka sırlar belirmiş.

Tahsin Bey, Aziz’in de Kerem’in de devre dışı kalmasıyla yeniden güçlenmiş, Nehir’i de safına çekerek kendini emniyete almış görünüyor. Hasibe’yle aralarındaki sırrın bir bölümünü öğrendik. Her ne kadar geçmişte iş birliği yaptıklarına dair somut delilimiz şu an için yoksa da Feride’yi öldüren silahın tetiğini çeken Tahsin, o silahı alıp saklayan da Hasibe’ymiş. Tahsin’in Süheyla’ya aşkını biliyorduk; bilmediğimiz, bu aşk uğruna çocukluk arkadaşına silah çektiği ve onun kız kardeşini öldürdüğü detayıydı. Büyük ihtimalle Tahsin Bey’in eline bulaşan ilk kan da Feride’nin kanı. Hasibe’nin her zamanki fırsatçılığıyla bu durumu da kâra çevirmesi kimseyi şaşırtmamıştır, diye düşünüyorum. Şu an hâlâ gizemli olan; o silahı alan Hasibe’nin bunu nasıl kullandığı, Tahsin’le nasıl bir iş birliğine gittiği (gittiyse tabi) ve Faik Bey’i nasıl elde etmeyi başardığı.

Tahsin, Fırat’ı hapse attırınca gelip onu tehdit ettiğine göre elinde ya bir tehdit malzemesi ya da Tahsin’in çıkarı için kullanabileceği bir koz olmalı. Süheyla’nın eşyaları arasında bulduğu mektuplar ve dükkânın tapusu bununla ne kadar ilgili, göreceğiz. Dükkân demişken Faik Bey’in nohut oda bakla sofa dükkânının hemen alıcı bulması ve üstelik de Hasibe’nin “Zengin olduk!” coşkusuna bakınca büyük bir meblağa satılması Faik Bey’in zemindeki tahta kırılınca tesadüfen gördükleriyle ilgili gibi geliyor bana. Dükkânı alanın da sıradan biri olmadığı açık. Hastaneden çıkınca soluğu Almanya’da alan Kerem’in orada pek çok cevaba ulaştığını tahmin etmek de güç değil. Adamlarına “Her şeyi başlatın” talimatı veren Kerem’in “her şey”inin içinde o dükkân da var mı diye merak ediyorum.

Kerem, Almanya’da kimle görüştü, ne öğrendi şu aşamada bilmiyoruz tabi ama bir de Salih Baba’nın Çakal Necmi kanalıyla Tahsin’e gönderdiği belgeler var. Kopyası bile Tahsin Bey’in paçalarının tutuşmasına yetti. Ali Bey ve Nehir’le bunları paylaştığına göre illegal işleriyle ilgili kanıtlardır diye düşünüyorum ama bütün pisliklerini çarçabuk örten Tahsin Korkmazer, bu belgeler karşısında niye afalladı onu da çözemedim.

Perihan ölünce Nehir’in Tahsin Korkmazer’e yanaşması da sürpriz olmadı. Kerem ve Aziz’in devrede olmamasından istifade elini güçlendirmiş belli ki. Aziz’in hafıza kaybı oyununu hiç tereddütsüz yemesi ve durumu lehine çevirdiğini düşünmesi görünürde onu güçlü kılsa da o asla keskin zekâlı, vurduğu gol olan insanlardan olmadı. Tahsin Bey’in kullanıp atacağı buruşturulmuş bir kâğıt, Aziz’in ve Kerem’in parmağının ucunda oynayan bir kukla olur ondan olsa olsa. Feride olayın şokuyla şu an Nehir’e karşı kaybetmiş dursa da uzun süreli bir Nehir iktidarına tanık olmayacağız diye umuyorum.

Öte yandan mahalleye geri dönecekleri haberi gelen Zehra Hanım ve ailesi var bir de. Salih Baba ve Çakal Necmi’nin tepkilerine bakınca bu dönüş çok da sevindirici bir gelişme değil. Belli ki mahallede de taşlar yerinden oynayacak. İlk sezon gizemli bir üçüncü ortak vardı. Acaba onunla ilgili bir ipucu mu diye düşünmekteyim ama destekleyecek de bir verim yok. Sadece Aziz, komada kol düğmeleriyle uğraşırken dükkânda kol düğmesi kutusu arayıp duran Salih Baba geliyor aklıma ve Betül Yağsağan kalemi hiçbir nesneyi sebepsiz kullanmaz düşüncesinden hareketle, geçen sezonun saat nesnesi gibi bunun da yeni bir sırrın sembolü olduğuna inanıyorum. Zehra Hanımlarla ne ilgisi var, diyeceksiniz. Bilmiyorum. Onu da kalemi tutan ele soruverin bir zahmet…

Her şey, yine dönüp dolaşıp satranç – ı urefanın “yolcu”su Aziz Korkmazer’de düğümleniyor elbet. Annesinin mezarı başında ben adımdan “Korkmazer” soyadını sildim ve herkese “Aziz” sıfatının anlamını öğreteceğim yemini etti. Aziz Korkmazer için “aile” her şeydi. Ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar o “aile”si için yaşayan adamdı. Şimdi soy adını silmesi, ailesini de silmesi anlamına geliyor, tabi ki. Aziz’in “mağlup edilemeyen” olduğunu herkese gösterme kararına gelince benim cephemde işin rengi değişiyor. Aziz Korkmazer’in kutsalı, ailesi; zaafı, kibriydi. Aileyi sildi silmesine de “kibir” olduğu yerde duruyor anlaşılan. Ölümün kapısına gidip geri döndü Aziz ama Salih Baba’nın kast ettiği “ölmeden evvel ölmek” bu değil. Hakikate uyanması için, gaflet ve dalaletten ayılması için nefsini ve bununla birlikte kibrini de öldürmesi lazım. Mevlana’nın “Gönül vermeyince gönül bulamazsın!” sözünü de boşuna söylemedi Salih Baba. Gönlünden, kendinden vazgeçip nefsi ve bedeni yokmuşçasına teslim olması gerek Aziz’in. Ancak o zaman gerçekten, ölmeden evvel ölmüş olacak.

Anlaşılan o ki bu sezon Aziz, çevresindekilerle ve nefsiyle sınanırken Feride’ye de Aziz’e verdiği “Ben bize inanıyorum” sözünün sabır imtihanı düşecek. Abdullah Efendi’nin saati ona verip “Allah sabredenlerle beraberdir!” deyişinin hikmeti bu olsa gerek.

Vuslat, o kadar katmanlı bir iş ki Aziz’den Feride’ye oradan Tahsin Korkmazer ve Kerem’e diğer yandan Salih Baba ve mahalleye gidiş gelişler arasında yorulmuyorum dersem yalan olur ama ben galiba en çok da bu yorulmayı seviyorum. Hele bu bölümün girişindeki kurguya kelimenin tam anlamıyla vuruldum. Aziz’in kol düğmesini aramak için Feride’nin açtığı çekmeceden Nehir’in aynasına; Yalçın’ın arabanın önüne fırlayışından Aziz’i kuyunun başına götüren geçişleri hayranlıkla izledim. Öykünün yapısına çok uyan bir teknikle, çok sürprizli geçişlerle çekiyor diziyi Barış Hoca. Hele, Aziz’in yeniden doğumunu anlattığı sahne muazzamdı. Planlarıyla açısıyla, siyah – beyaz kontrastıyla ve pozlamasıyla muhteşem etkileyicilikte bir sekans çekmiş ve ayrıca bunu Aziz’in hasta yatağında nöbet geçirdiği yere bağlayışındaki ustalığa hayran oldum. Vuslat ekibine bu sezon dahil olan Tolga Çelik’in de Engin Öztürk’ün de Barış Yöş Hoca’nın da emeklerine sağlık. Senaryonun güçlülüğüne çok yakışan, harikulade bir bölüm yaratmışlar.

Koskoca üç ayı ben de “Allah sabredenlerle beraberdir.” diyerek beklemiş olabilirim ama bu bir hafta için sabır sözü veremiyorum, doğrusu. Yeni bölümü gerçekten merakla bekliyorum. Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük özveriyle çalışan bütün ekibin emeklerine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.