Sanırım bu yazım uzunca, teferruatlı bir bölüm yorumu olmayacak. Halka açık uçlarını, dolayısıyla hikâyesini toparlamaya çalışırken, ben de körebe oynayan bir çocuk misali kâh oradan kâh buradan kulağıma gelen birbiriyle çelişkili seslerin kafamda bir ahenk oluşturmasına çalışacağım. Diğer bir deyişle, beyin fırtınası yaparken bölümü yazmaya gayret edeceğim.

Cihangir’in tüm gerçeklere ulaştığı yerde bırakmıştık geçen hafta hikâyeyi. Aslında bu ne kadar doğru bir tanımlama bilemiyorum zira kendisi hâlihazırda bildiklerinin sağlamasını yaptı seyrettikleriyle. İlave olarak öğrendiği, can alıcı tek bilgi Kaan’ın Cengiz Han’ın oğlu olduğuydu. Bu, kesinlikle küçümsemediğim olayların tam da göbeğinde duran bir ayrıntı aslında. Cihangir bu detayın öneminin farkında olduğundan bildiği yoldan yürümeyi tercih etti; birçok kişinin hayatını derinden sarsmış bu bilgiyi Kaan için yeniden kayda aldı, zamanı geldiğinde ortaya çıkmak üzere. Böylece Cemal Amir’in ölümünden sonra açılmak üzere Bahar’a teslim ettiği Hümeyra‘nın itiraflarını içeren belgelerle birlikte iki farklı kaynağımız mevcut artık, onun Halka‘nın liderinin oğlu olduğunu söyleyen. Ve bu bilginin peşinde iki kişi var: Çağatay’la büyük patron Altemur Bey. İşte, bu noktada benim bir maruzatım olacak. Kaan‘ın kimliğiyle ilgili farklı kaynaklardan değişik zamanlarda öyle tutarsız göndermeler geldi ki şimdiye kadar ben, ambale oldum! Bilir dediğim insanlar bilmiyor, bilmez dediklerim biliyor ve maalesef benim akıl terazim bunu tartmıyor. Her şeyi gören, her şeyi bilen muktedir büyük Halka ya da Terzi’nin bile “O, bilir” diye iki kafadarı zamanında yönlendirdiği, Kaan‘a ara sıra babasıyla ilgili sataşan Vekilharç bilmezlerken İlhan nasıl olur da gerçeği bilebilir, anlayamıyorum. Cinayet kasetini seyrettikten sonra İlhan ve Gülay arasında geçen konuşmayı dinlerken kendimden şüphe ettim desem yeridir. Cihangir ‘in gerçek kimliğini bilmiyormuş Gülay! İlhan da öyle… Bir süre sonra bir şekilde öğrenmiş, bebeğin Karabulut‘ların oğlu olduğunu lakin karısına söyleme gereği duymamış. Kaan‘ın liderin oğlu olduğunu fısıldamayı da unutmamış o “birileri”. Neyse… Nurten’i bile isyan ettirdiklerini düşününce içim soğuyor, biraz gerçi ama yine olan ona oldu, yalan söylediği için yılları bir çırpıda silip kapı önüne koyuverdi onu Cihangir. Zavallı kadın ”Kocası öldürülen, çocuğu çalınan insandan taraf oldum; gerçek ailesi olmadığınızı öğrenince hafızasını sildirdiniz, acıdım ona, düşman yapmaz sizin yaptığınızı.“ derken şahit olabilseydi söylediklerine keşke…Toprağı bol olsun İrem‘i anacağım, aynı şeyleri söylemişti çünkü. Şu an “Sen üzülme diye evlatlık olduğunu anlatmadım, senin için canımı veririm!” diyen İlhan‘ı duysa neler düşünürdü acaba?

Sarkastik olmayı bırakıp gerçekten Tepelilerle empati kurmaya çalıştığımda bu yakarışın altında çok başka duygular seziyorum. Evet, bir çocuk evlat edinilmiş olduğunu öğrendiğinde çok derin kaygı, keder duyabilir; korkabilir hatta. Gerçek anne babam beni sevmediler mi, niye verdiler? diye sorgular ama tüm bu duygular ancak mevcut ailesinde yeterince sevgi görmemişse travmaya dönüşür. Kaan, babası olmamasına rağmen sevgiye doymuştu ama Cihangir bu eksikliği her fırsatta Kaan ve Hümeyra başta olmak üzere çevresindekilere hissettirdi ve dillendirdi. Hümeyra‘ya istemsiz bir şekilde çekilmesinin sebebi, sadece kan bağı değil aynı zamanda anne şefkatiydi. Tepeliler onu belki sevdiler fakat bu sevgiyi gösteremediler; sadece üzülmesi değil, soracağı muhtemel sorulardı onları çıkmaza iten, cesaretlerini kıran. Babasını öldürdüğünüz bir çocuğa bunu, nasıl açıklarsınız? Hafızasının silinmesine ses çıkarmamanızı nasıl temellendirirsiniz? Bu bölüm Gülay‘ın Hümeyra’yla yüzleşerek oğlunu rahat bırakmasını istediği, Kaan‘a gerçekleri söylemekle tehdit ettiği sahnede şöyle bir geriye gittim. Gülay’la İlhan’ın kavgalarını, Hümeyra’ya yukarıdan bakan iğneleyici tavır ve sözlerini, geçmişteki Eren – İlhan dostluğuyla çocukların mevcut ilişkisini kıyasladığı cümleleri düşündüm ve demek ki dedim ben her şeyi yanlış anlamış, yanlış değerlendirmişim. Benim baktığım yer bambaşkaymış, ne diyeyim canın sağ olsun Halka!

Hem polis hem örgüt cephesi hareketliydi bu hafta. Cemal Amir, Altan‘ın son derece tehlikeli olduğunu düşünerek onu almayı kafasına koymuştu, haklı olarak. Faruk Erdem Amir’se ekibin kat ettiği yoldan memnun, yetkilerini ve sayılarını artırma sözü vermişti heyecanla. Altan, Kaan’ın polise çalışan bir köstebek olduğundan ciddi ciddi şüphelenmiş olduğundan sırlarını ortaya dökmekle tehdit etmekten çekinmemişti onunla son karşılaşmalarında, bu nedenledir ki operasyonun selameti açısından etkisiz hale getirilmesi şarttı. Bunu onlar yerine Halka yaptı, ama hiç istemedikleri bir şekilde. Köstebek problemi örgütün yıllardır farklı şekillerde karşılaştığı bir “sorundu” bunu biliyoruz. Bahar‘ın babası Kemal Berkes içeri sızmış, deşifre olmuş ve “sözde” bir trafik kazasıyla maalesef ortadan kaldırılmıştı. Ne Hümeyra‘dan ne Kaan‘dan haberdar olan Halka, nicedir şüphelendikleri muhbiri bulmak için sahte bir teslimatla herkesi aynı anda namlunun ucuna koyarak sadakat testi yaptı bir anlamda ve kurban Altan oldu; Kaan’la Cihangir‘se canlarını, son anda Hümeyra‘dan Cemal’e gelen bir mesajla kurtardılar. Tabii Altan‘ın ölümü Kaan’a rahat nefes aldırdı demek için çok erken çünkü bu yapı henüz tatmin olmuş görünmüyor. Öte yandan Cemal Amir‘in de saklanacak bir yeri kalmadı; çaylak ama zeki evlatları Kaan ve Bahar onun ikinci muhbir konusunda yalan söylediğini, o inkar etse de, anladılar. Yalana değil, niye söylendiği konusuna takılı kaldıkları sürece Kaan’ın her fırsatta dile getirdiği mektup, sırlarını daha ne kadar süre saklayabilir bilinmez.

Halka’da şimdiye kadar tanıştığımız insanlardan pek azı “normal” di. Üst patron Altemur Bey de geleneği bozmayarak neredeyse Cengiz‘i mumla arattı, eksik olmasın! Kendisi, kiralık katil olarak başlamış kariyerine, sonra bakmış risk var, yöntemi değiştirmiş. Hangi tarzı benimsediğini; tetikçisi Ruhi eliyle kaçırılan Faruk Amir’i, Çağatay ve Vekilharç ‘a öldürttüğünde anlamış olduk! Elleriyle kazdıkları mezara cinayet silahlarıyla birlikte gömdüler onu “küçük Halka’nın kralları”, parmak izlerini toprağın altına, özgür iradelerini büyük Halka’ya teslim ederek. Amir’ini bulamayacak Cemal, faillerini de taa ki bir gün bir ihbar merkeze düşene kadar. Vekilharç‘la Çağatay‘sa şimdilik mahşeri vicdanda katiller. İki can düşmanının kader kurbanları olması, talihin cilvesi değil, Altemur’un sinsi planıydı belki ama Hümeyra’yla görüşmeye devam eden Vekilharç, talihini fazla zorlayarak Terzi’ye yakalanıverdi. Başından beri onun yaptığı “U” dönüşlerini saymaya kalksam başım dönerdi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim eğer o yamacınızdaysa sadece durduğu cepheyi değil dört bir yanınızı kollayacaksınız. Hem tetikçi hem de Altemur Bey‘in oğlu “Korkut “ise karşınızdaki; çıkarlarınız çatıştığı an ölür yahut yakalanırsınız! Terzi’nin ağzından duyduğum “Baba seni kalbime gömdüm.” cümlesini şimdi ben nereye koyayım? Onun baba mesleğini devraldığını, Altemur’unsa zamanında tetikçi olduğunu bilmeme rağmen, yalan yok, patronla onun ismini yan yana koymak aklımın ucundan geçmedi ve böylece geldi Halka‘dan dördüncü ters köşe, bunu da skora yazıyorum. Terzi’nin olağandışı baba “sevgisi” ve elbette ki çıkarını Çağatay’ın yaşamasında görmesi, Vekilharç’ı ele vermesinde en büyük etkenlerdi şüphesiz. Kardeşi bulunduğu anda ona gerek yoktu, sarı seven tetikçimiz de madem öyle kardeşini önce o bulsun diyerek resti çekti; Hümeyra’yı Çağatay’ın avuçlarına bırakıverdi, buluştuklarını gördüğünü söyleyip kırmızı odadaki ikinci kişinin o olduğunu açık ederek.

Sıklıkla düşünmüşümdür, önümüze çıkan engeller bizi durdurmak için mi varlar yoksa içimizdeki cesareti ortaya çıkarmak için mi? Zora koşuldukça sertleşen kemik gibi, en sert rüzgâra karşı durdukça güçlenen ağaç gibi, sınanmadıkça ortaya çıkmaz cesaret. Umut ve sevgiden beslenir, hatırlandıkça güçlenir. Hümeyra, Cemal’e ilk defa bilinmezden korktuğunu söylediğinde belki de biz seyirciler bu sona hazırlıklı olmalıydık. Akıllı insanlar korkardı, cesaret hepimizde var olan hatırlanması gereken bir duyguydu sadece. Rehine olarak depoda Kaan’ı beklerken elbet Çağatay’ın “Kardeşim kim?” sorusuna cevap vermesini beklemedik hiçbirimiz ama o da Cihangir’in oraya gelebileceğini aklından bile geçirmemişti muhakkak. Babasına “Kaan, benim çektiklerimi çekmesin diye duruyorum.” diyen, annesi Hümeyra’yla yüzleşmekten kaçınan, “Kaan, kardeşim, sadece sana güveniyorum.” diyen Cihangir tam da beklediğim gibi cesareti hatırladı, tıpkı daha önce hayatı pahasına Kaan’ı Terzi’den kurtardığı gibi Çağatay’a aradığın benim, dedi ve perdeyi kapadı.

Doğru soruları, doğru zamanda, doğru kişilere sorduğunuzda, dağdan aşağı kopup gelen çığ gibidir sırlar, önünde kimse duramaz. Hikâyenin finaline üç kala doğru soruları ilk bulanların iyiler olması dileğiyle…

Yazan, yöneten, oynayan emek veren herkesin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.