Yazar: Şeyma BULUT

Uzun zamandır yazmak istediğim bir film The Ape Woman… Türkçeye çevrilmiş hâliyle “Maymun Kadın”. Bu filmin ayrıntılarına pek girmeden bir hayat hikâyesi anlatmak istiyorum sizlere. Filme fazlaca girersem çizgimden çıkmamam mümkün değil. Zira bu kadar trajik bir hayat hikâyesi ancak bu kadar dalga geçilerek anlatılabilirdi. Film, başından sonuna trajik bir şekilde ilerlemesi gerekirken maalesef dram/komedi türünde izleyiciye sunuldu.

Filme geçmeden önce bu filme ilham olan Julia Pastrana’nın kâbusu andıran hayat hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Julia, çok genç yaşında hipertrikozis denilen bir hastalığa yakalanır. Yaşadığı dönemde bu hastalığın tedavisi yoktur ve yoksulluk içerisinde olan Julia, çalışmak zorundadır. Julia’nın hastalığı; vücudunun büyük kısmının kıllarla kaplı olması ve çenesinin de giderek büyümesidir. Julia, uzaktan bakıldığında bir maymunu andırmaktadır. İşsizlik ve yoksulluk, onu o dönemde insanların oldukça ilgi gösterdiği “ucube” sirk ve gösterilerine sürükler ve Julia’nın korkunç hikâyesi de tam bu noktada başlar. Julia bu sirklerde işe alınır ve “sakallı kadın” olarak tanıtılmaya başlanır ve ben, bir kadın için daha aşağılayıcı bir şey düşünemiyorum. Amerika’da birkaç gösteriye çıktıktan sonra Julia’nın yolu hem menajeri hem de ileride kocası olacak Theodore Lent ile kesişir ve bu tanışma, Julia için sonun başlangıcı olur. Julia’yı kazanç olarak gören Theodore Lent onunla evlenerek tamamen himayesi altına alır. Aslında Julia, bu dış görünüşünün altında sayısız yetenekleri olan bir kadındır. Üç dil konuşabilmekte, harika şarkı söylemekte ve dans etmektedir. Hamile olan Julia, 1860 yılındadoğum yapar ve çocuğu da maalesef kendisi gibi hastadır. Doğumdan kısa bir süre sonra ölen bebeğinin ardından hem ilaçların etkisi hem hastalığının fazlaca ilerlemiş olması nedeniyle Julia da hayata veda eder ama Julia’nın bedeninin kâbusu bitmez. Theodore, ailesinin ölümünü ticari bir girişime çevirerek karısı ve çocuğunun ölü bedenlerini mumyalatarak sergilemeye devam eder. Theodore öldükten sonra da Norveçli bir girişimci tarafından cesetler yıllarca bir sirk malzemesi yapılarak sergilenmeyi sürdürür.  Sonunda 2013 yılında Meksika’ya gönderilen Julia’nın cesedi geleneklere uygun bir şekilde ayinleri yapılarak toprağa verilir.

Neredeyse 300 yıllık bu sömürü hikâyesi daha cesetlerin sergilendiği yıllarda bir yönetmenin ilgisini çekti. Dönemin önde gelen film yapımcılarından –aynı isimli kitaptan da etkilenerek– İtalyan yönetmen Marco Ferreri, ilgisini çeken Julia’nın hikâyesini “La Donna Scimmia” ismiyle beyaz perdeye aktardı. Filmde isimleri değiştirilen Julia ve Theodore, Maria ve Antonio olarak çıkıyorlar karşımıza. Filmin başında büyük vaatlerle bu hayatından kurtulacağı söylenerek ikna edilen Maria, Antonio ile ayrılır ülkesinden. Bu arada filmde Afrikalıdır kadın. O dönemin Avrupa ve Amerika’sında, Afrika kıtasına diğer ülkelerin nasıl baktığını bilenler neden bu ülkenin seçildiğini anlayacaklardır.

Maria büyük bir umutla ülkesinden ayrılarak gösterilere çıkmaya başlar. Başlarda bu durumdan fazla rahatsız olmamasına rağmen zaman geçtikçe fazlaca aşağılanan, sürekli dalga geçilen ve kendisine bir sirk maymunu gibi davranılmasına dayanamayan Maria, adamı terk ederek evine döner. Ancak Antonio bu sefer de onunla evlenmek istediğini söyleyerek kadını kandırır. Kamuoyu önünde yapılan bu evlilikle yeniden gösteri dünyasına döner Maria. Bir süre sonra bir grup sanatçıya katılırlar ve Maria’nın striptiz eyleminin bir sansasyon yarattığı Paris’e giderler. Bu dönemde  Maria hamile kalır. Sağlıklı sorunlarından dolayı bebeğini aldırması söylense de Maria onları dinlemez ve oldukça normal bir bebek dünyaya getirir. Bu doğumla birlikte bir mucize gerçekleşir: Maria, doğumun etkisiyle tüylerinden kurtularak oldukça çekici bir kadına dönüşür. Antonio, başta para kaybedeceği için bu duruma tepki verse de ardından durumu kabul eder ve iyi bir iş bularak ailesiyle mutlu bir hayat yaşar.Film iki alternatif sona sahip aslında. Bu anlattığım filmin ilk sonu. İtalya’da gösterilen versiyonda ise anne ve bebek ölür ve cesetlerinin mumyalanarak sergilenmesi alenen gösterilir.

Julia Pastrana’nın bu acıklı hayat hikâyesinin film hâline getirilmesi gerekli bir durumdu. Ancak filmde hikâyenin ele alınış biçimi beni çok rahatsız etti. Filmde Maria’nın Paris’te striptiz yaptığı komedi motifleriyle süslü sahnede komediden çok, skandal vardı bana göre. Beni rahatsız eden diğer bir ayrıntı da bir grup bilim adamının Maria’yı kiralamaya çalıştıkları sahnenin de yine komedi motifleriyle verilmesiydi. Filmde Julia’nın yeteneklerine, iyiliğine ve zekâsına bir kere bile değinilmedi. Hayatı boyunca defalarca aşağılanan bir kadın, kendi hayatının anlatıldığı filmde de aşağılanmaya devam etti.

The Ape Woman işte tam da böyle, dünyanın karanlık yüzünü gösteren bir filmdi. Peki, ben neden bu filmi seçtim: O günden bugüne aslında bazı şeyler şekil değiştirdi. İnsanlar mı? Onlar hâlâ aynı. Bizler hâlâ dış görünüşünden dolayı insanları yargılamaya olanca kötülüğümüzle devam ediyoruz, Julia’ya yapılan gibi.

Julia, olağanüstü yeteneklere sahip bir insandı. Dış görüntüsünün altında oldukça donanımlı, zeki, yetenekli ve iyi bir insan vardı. Ancak insanlar onu tanımak bile istemediler. Onunla eğlenmek daha cazip geldi. Bugün farklı mı bu durum? Tabii ki değil. Konuşmalara, makalelere ya da sosyal medyaya bakacak olursanız insanlar, her zaman değişim ister. Değişim şart, efendim… İnsanlar daha farklı olsunlar, herkes bir örnek olmasın isterler. Ta ki bir farklıyı görene kadar. Yüzyıllardır toplumlar kendinden farklı olanı dışladılar. Bugün hâlâ dışlamaya devam ediyorlar. Bunun günümüzde en bariz örneği eşcinseller. Bakın, o insanların dış görünüşleri normal; senin gibi, benim gibi sadece cinsel eğilimleri farklı. Buna bile tahammül edemiyorlar. Neden mi? Onlar FARKLI. Onlar insanların alıştıkları gibi bir hayat yaşamıyorlar çünkü onlar diğerlerinin aksine kendi cinsinden olan insanlara ilgi duyuyorlar. Bu durum da toplumsal açıdan insanları rahatsız ediyor. Onların gözünde sapkınlıktan başka bir şey değil. Her edebî konuşmasına farkındalığı ekleyen insanlarımız, farklılıkla karşılaştıklarında tamamen bağnazlaşıyor ve toplumsal bilince uygun hareket ediyorlar. Bunun toplumda bariz örnekleri de var. Mesela bundan beş altı yıl önce intihar eden bir transseksüel bir kadın… Eylül Cansın, dersem bir çoğunuzun hafızası yerine gelecektir. Bir video çekerek bu hayata daha fazla katlanamadığını söylemişti. Çünkü bu insan, hayat kadınlığı dışında para kazanacağı bir iş bulamadı; en doğal hakkı olan geçimini sağlamak için çalışmak bile sadece farklı olduğu için uygun görülmedi. Çektiği videoda evde baktığı hayvanına sahip çıkılmasını istiyordu Eylül. Bugün bakıyorum da birçok “insan” görünenden daha insandı ancak toplum onu fark etmedi. Bunun gibi onlarca vak’a var. Onları kabul etmiyoruz, onları istemiyoruz ve bunu “ahlak” adı altında dayatıyoruz. Peki ahlak bu mu? Ahlak sadece insanların cinsel hayatlarını nasıl yaşayacağını kurallayan, dar bir kavram mı? Ahlak ve namus anlayışı bu kadar basit mi? Bunları görünce ister istemez aklıma Arka Sokaklar dizisinde Mesut Komiser’in o meşhur repliği geliyor: “Ya beynimizdeki ahlak, ne olacak?”

Peki, sadece eşcinseller mi bu durumda, sizce? Tabii ki de hayır. Bunun pek çok farklı örneğini verebiliriz. Bugün bilim ve sanat tarihine adını altın harflerle yazdırmış insanların birçoğu toplumun genel kabullerine göre bir hayat dürmedikleri için yaşadıkları dönemde dışlandılar, yaftalandılar. Farklı olmayı bu kadar savunurken farklı olanlara bu hayatı zindan etmek son üç yüzyılın en büyük hobisi.

Mesela “engelsiz kahramanlar”ımız var: Down sendromlu insanlar. Bu insanlar dış görünüşleri, dünyayı anlamlandırmadaki farklılıkları nedeniyle toplumda “gerizekâlı” sıfatına sahipler ama onlar sadece “farklı”. Gereken ilgi gösterildiğinde bu çocukların başarılarına da şahit oluyoruz. Down sendromlu Çağatay’ı hatırlayın, uzun süre gündemden düşmemişti. Mükemmel bir ritim duygusuna ve müzik kulağına sahip olan Çağatay da toplum tarafından dışlanma kaderini yaşadı. Buna rağmen yılmayan ailesinin desteği ile yeteneklerini ortaya koymayı başardı. O, şimdi bir müzisyen hem de oldukça iyi bir müzisyen. İşte, görüyor musunuz Çağatay’ın farklılığı onu toplumun dışına itmeye çalışsa da aslında o birçok insanın hayal ettiğini başardı. Bir başarı öyküsü koydu ortaya.

Bu durumun en spesifik örneğine gelelim. Kim mi? Albert Einstein. Bugün hâlâ dünyanın en zeki insanı sıfatına sahip bu bilim adamı, yaşadığı dönemde gerizekâlı denilerek okuldan atıldı. Ancak o gerizekâlı değil, otizmliydi. Einstein, dokuz yaşına kadar konuşmadı ki bu durum otizmli insanlarda oldukça sık görülen bir durum. Çok zeki oldukları için algı sistemleri bizlerden çok farklıdır. Ancak bu kadar özel bir insan, farklı olduğu için dışlandı. O dışlanan çocuk, babasından aldığı bir pusula sayesinde bugün hâlâ dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bilim adamı unvanına sahip. Onlarca ödül alıp fizik dünyasına adını altın harflerle yazdırdı. Onun farklılığı zekâsından geliyordu. Zekâsını anlamayan beyinler, onu aptallıkla suçladı. İşte, farklı olma durumuna verilen, beklenen tepki…

Marjinal insanlar, toplumdaki alışılmış modellerin dışında yaşayan insanlar; onları da unutmamak gerek!Hepsinin maruz kaldığı durum bu. Marjinal insanlara Satanist, yalnızlığı seçenlere psikopat, özgün yaşayanlara ruh hastası gibi sıfatlar uydurup onları bir şekilde toplum dışına itiyoruz. Bugün hâlâ dövmeli birini gördüğünde alay edip ona isimler takma cüreti bulanlar var. Sonra “farklı olmak gerekir.” diyoruz. Farklı olmak bir suç değil bir ayrıcalıktır ancak biz bunu bir türlü ANLAMIYORUZ.

Farklı olmak… Toplumun başından beri istediği, ama asla kabullenmediği durum. İşte Julia’nın tek suçu da buydu, farklı olması. Dünyanın karanlık yüzünü, tam da burada görüyoruz. İnsan, insana sadece kendisine benzemiyor diye cehennemi yaşatıyor, hatta ölümü bile onu insanların elinden kurtarmaya yetmiyor. İşte Juliana Pastrana‘nın korkunç hikâyesini bu yüzden anlattım sizlere.

Bugünün insanları için oldukça geç ama belki çocuklarımıza bunun tam tersini öğretebiliriz.Çocuklara insanı sevmeyi öğretmek gerekiyor. Tıpkı Sait Faik’in dediği gibi “Her şey bir insanı sevmekle başlar.” İnsanı, hayvanı, doğayı kısacası sevmeyi aşılamak gerekiyor. Belki biraz romantik gelecek size ama bana göre dünyayı sevgi ve merhamet kurtaracak. Julia gibi onlarca insan var, bizlerin çok da bir şey yapmasına gerek yok. Onlar, sadece insan yerine konmak istiyor, o kadar. Çocuklarımızı bu mantıkla yetiştirebilirsek belki bir kez dahi olsun iyilik kazanır.

Unutmayın, bu dünyayı sevgi kurtaracak. Sevginin gücüne ben tüm kalbimle inanıyorum sizler de inanın. Sevgi çok güçlüdür!

Bir sonraki film yazımızda görüşmek üzere, sevgiyle kalın…

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.