Yazar: Sinem ÖZCAN

Geçen haftayı, “Hayatından sonsuza kadar çıkıyorum!” diyen Sanem’le bitirmiştik. Can’a kendini bir defa daha anlatmayı denemiş ancak öfkesine mağlup Can’ın “Sen benim için sıradan bir çalışansın. Öbürüsün!” cümlesi gelince “Öbürü” olmanın ağırlığıyla en doğru kararı alıp çekip gitmişti. Yapılacak en doğru hareketti. Bu kriz patladığı andan beri ben Sanem’in yanlışını görmedim, açıkçası. Defalarca kendini anlatmayı denedi, pişmanlığını vurguladı ve Can’ın aksine o üçüncü kişilerin ilişkiyi karıştırmalarına da izin vermedi. Can’ın öfkesine yenilip yaptığı hataları hiç sergilemedi. Bunun karşılığı “öbürü” olmaksa o noktada yapılacak bir tek şey vardır: Yüreğine taş basar çekip gidersin.

Baştan beri Can Divit, duygularıyla hareket eden bir adam. İş dünyasında profesyonel görünmesine rağmen, insan ilişkilerinde ve Sanem’e yaklaşımında hep duygularının peşinden gitti. Bizim için hâlâ gizemini sürdüren anne travması ve kişiliğinin getirdiği aşırı duygusallığı, öfkesine mağlup olmasına ve çok şiddetli tepkiler vermesine neden oluyor. Öfke onu kontrolüne aldığında dilinin kemiği olmayanlardan biri Can Divit. Bunu anlasam da hak veremiyorum. Sözleriyle Sanem’i paramparça ederken kendini de un ufak ediyor, farkında değil. Bu defa da Sanem hayatından çıkıp gidince boşluğu doldurmak ve hırsını kanalize edebilmek için işe saldırdı. Düşünmemeye, takılmamaya kısacası içinde olup biten ne varsa ötelemeye karar verdi. Tesadüfen Cey Cey’in telefon konuşmasına şahit olmasa ve Fabri salına salına şirkete gelmese bir süre başarılı da olacaktı.

Telefon konuşması, yaşananın göründüğü gibi olmadığının ilk işaretiydi Can Divit için. İkinci işareti de Fabri ile konuşurken aldı. İlk andan beri bir türlü haz etmediği Fabri’nin pişkinliği Sanem’i Can gözünde aklamıştı aslında. Sanem’in Fabri’ye tavrını da görünce Can Divit için mesele kalmadı. Olay onun için çok netti: Görüneni yanlış anlamış ve Sanem’i boş yere suçlamıştı. Ama yani Sanem’de ona zaten hep yalanlar söylemişti, üstelik de kendisinin yalandan nefret ettiğini bile bile. Yani ne yapsındı ki Can? Kim olsa Fabri’yle arasında bir şey olduğunu ve Sanem’in yine yalan söylediğini düşünürdü ki… Kısa bir durum değerlendirmesi onun vicdanını rahatlattı ve dönüp masasına kuruldu yeniden. Olay onun için kapanmıştı: “Ne yani, Sanem de yalan söylemeseydi…” (!)

Leyla, Sanem tarafından yakalanınca ve kardeşini kaybetme korkusuyla belgeleri Can’a verince işin rengi değişti ve Sanem bir kez daha aklandı. Can için asıl kırılma noktası Emre’in ihanetinden çok, Sanem’e yaptığı haksızlık oldu. Can Divit, hayatından çok kolay insan çıkarabilen bir adam… Annesi, Metin ve Emre gözü kapalı silip geçebildikleri. Baktığınızda hepsi hayatında çok önemli yeri ve değeri olması gereken insanlar ama her birini bir nedenle gözünü kırpmadan söküp atmış hayatından ve atıyor da… Açıkçası Can Divit’in bu tarafı beni ürkütüyor. Kendini korumak adına yaptığını anlasam da bir kalemde birinin üstünü çizmek benim gibi “sevdiklerinden gidemeyen”ler için korkutucu. Kafamın bir yerinde bu adam yarın bir başka nedenle de Sanem’i yeniden silip atar mı endişesi oluşturmuyor değil. Gerçi ben Can Divit olsam, Emre’ye farklı mı davranırdım? Hayır ama yüreğimin bir yanı da cayır cayır yanardı.

Emre’yi kurduğu mahkemede idama mahkûm edip infazı da gerçekleştirdikten sonra arabasına atlayıp giden Can Divit, Sanem’e rastlamasa belki sahilde kendi başına bunun muhasebesini yapacaktı ama kayalıklarda Sanem’i görmesi önceliklerini de değiştirdi. Belki de ilk kez Sanem’e gerçekten ne yaptığını fark etti, onu darmadağın edenin kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşti. Ama Can Divit’ten söz ediyoruz. Arkadaş, burnu düşse yerden almayan takımından… İlk andan Sanem’e de büyük bir pişmanlıkla gitmesini elbette beklemiyordum ama “Şirkete borcun var, gel çalış; borcunu öde!” tavrı da cinlerimin tepemde dev bir parti yapmalarına neden oldu. Pessss yani Can Divit, pes ki ne pes!!!!

Bölümün başından beri Sanem’in acısı benim içimi çok yaktı. Hele o acıyla bir başına başa çıkmaya çabalaması, içi kan ağlarken etrafa “oynaması” hâlâ kendi vicdan azabıyla boğuşması ve hepsinden öte Can’a kırgınlığı beni çekip aldı içine.

Her şey sarpa sardığında, kırılıp çok üzüldüğümde masanın altına kaçıp saklanasım gelir, benim. Yorganını başına çekip dünyaya küsüp orada ağlayan Sanem, bende o duyguyu uyandırdı ve canım çok yandı. (Bu arada yorganın altından Sanem’in kapkara dünyasını bir kareyle gösterip geçiveren Çağrı Hoca, benim yüreğimi o tek karedeki metaforla çalıverdi. Enfes bir detaydı) Işıl ışıl İstanbul’da kapkara kayalıklarda tek başına ağlayan Sanem’de kalabalığın içindeki yalnızlığı yakaladım ve hem onun çaresizliğine hem de onu izleyen Can’ın acısına şapka çıkardım.

Amaaaaa bütün bunlar, bakkala gelip de şirinlikler yapan Can’a bu kadar kolay yelkenlerini indiren Sanem’e kızmama da engel değil. Kızım, sen bu adamı biliyorsun! Kırıp döküp pişman olunca da işi sevimlilikle toparlayanlardan o! Tamam çok seviyorsun anladık, biz de seviyoruz da bi’ dik dursana azcık! Biraz kıvrandırıp bir parça o özgüveni zedelesene. Anlıyorum kendini suçlu hissediyorsun. Hak da veriyorum ama bak benden sana abla tavsiyesi, her şirinlik yaptığında sen yumuşayıp pekmez kıvamına gelirsen bu, elinde tatlı kaşığıyla gezip dolanır etrafında haberin olsun!

Sanem’in şirkete dönüşüne geçmeden önce tekrar geriye gidip Can ve Fabri sahnesine bir dönmek istiyorum, izninizle. Can’ın “Sürprizle emrivaki arasında fark var!” repliğine kalbimi bıraktım, ben çünkü. “Bir vaktiniz olduğunda Türkçe sözlüğe bakarsınız.” tavsiyesine uyup nüansı tam vurgulamak için ben gidip baktım sözlüğe. Sürpriz yapmakta “sevindirme” amacı oysa emrivakide “değiştirilemediği için kabullenme” durumu var. İlki mutlu etmeye yönelik ikincisi kendi istediğini kabul ettirmeye. Yani bir anlamda zorla kabul ettirmeye… Sanem’in de Fabri’ye “Ben emrivaki sevmem!” deyişinin altında yatan “İstemediğim bir şeyin bana dayatılmasından hoşlanmam” tepkisi yatıyor zaten. Sanem, canının istediğini, canının istediği zaman yapan bir kadın ve hem Emre’ye hem de Fabri’ye bunun tepkisini çok net verdi. Gözünü seveyim Sanemcim, Can’ın manipülasyonlarıyla karşılaştığında da bu özelliğini bir çıkarma aklından!

Sanem şirkete döndüğü andan itibaren “eski” Sanem’di. Hele de 5 Sanem ebatındaki Gamze’yle karşılaştığında içindeki şeytan uyanıverdi. Yalnız dikkatimi çeken bir şey var: Sanem, ne zaman Can’la ilişkisinde kendini güvensiz hissederse o zaman bir başka kadını rakip görüyor kendine. Polen’de de Deren’de de şimdi de durum aynı. Can’la ilişkileri yolundayken onu rahatsız etmeyen Deren ne zaman Can’daki yerini ölçemez oldu o zaman Sanem’i tedirgin etti. Gamze de öyle. Eğer Gamze’yi asansör sahnesinden sonra tanımış olsa Can’ın eski arkadaşı Gamze’ye takılmadan geçecekti büyük ihtimal. Can’ın kıskançlık sendromunun kaynağına henüz inemedim ama Sanem’inkinin nedenini çok kadınsı ve doğal bulduğum için beni rahatsız etmedi ki oldum olası sevmem lüzumsuz kıskançlık triplerini.

Gelelim asansör sahnesineeee: Bizim yerli dizi kültürümüzde yeri büyüktür asansör sahnelerinin. Her seferinde derin romantizmlerin haftalardır beklenen öpüşmelerin ve bakıp bakıp açılamamaların mekânı olmuştur. Bu defa daha farklı, komedi tarafı ağır basan ve oradan romantizme çok hoş kayan bir sahne izledim ben. Sahnenin çekimine çok özenilmiş ve o daracık alanda farklı planlarla çok hoş bir dünya yaratılmış: Ellerine sağlık Çağrı Hocam.

Benim, Emre’nin kapısından ayrıldığı andan beri Can’dan beklediğim özür asansörde geldi. Üstelik de lafı hiç dolandırmadan çok net geldi. Sahnenin başlangıcında Sanem’e tavrından sonra o özrün gelmesi Can Divit’in ilk defa fark ettiğim bir yanı oldu benim için. Can Divit, özür dilemeyi bilmeyen ve bunu kendine kolay yediremeyen insanlardan. Aslında kayalıklarda Sanem’i gördüğü andan beri bunun pişmanlığını ve acısını yaşıyor ama dile getiremiyormuş, o sahnede fark ettim. Deren’le konsere ve yemeğe gitmeye kalkmalar, bakkaldaki o manasız “Borcun var!” zırvalaması aslında Can Divit’in kendi içinde savrulmasının sonucuymuş. Sanem o ortamı yaratmasa Can Divit, o özrü ne zaman dilerdi bilmiyorum ama şurası kesin ki Sanem’den ona bir adım gelmemiş olsa özrün de kolay kolay geleceği yoktu. Yanlış anlama olmasın, bu benim gözümde Can Divit’i aklamaz sadece neyi, niye yaptığını anlamamı sağlar o kadar. Yoksa “Ben özür dileyemem abi!” tarzı hiç bana göre değil! Hata yaptıysan ve bu hata, karşındakini bu kadar incittiyse bir zahmet egonu oturduğu tahttan indirip “Seni kırdım, özür dilerim!” diyeceksin Can Divit! Ama neyse ki şeytan tüyün var ve tarafımca seviliyorsun, Sanem de seni bağışladı diye pek ses etmiyorum!

Can’ın “İçim titriyor sana bakarken! Tuz buz oluyor bütün iradem” repliği de bu hafta yüreğimi bıraktığım cümlelerden biri oldu. Bütün kızgınlığıma rağmen söylediklerinin doğruluğuna çok inandım ben. Sahilde Sanem’i seyrederken hem o iç titreyişini hem de tuz buz olan iradeyi sonuna dek hissettim, ben onda. Can Yaman var olsun!

Sanem’de Demet Özdemir oyunculuğunu sevdiğimi hep söyledim ama itiraf ediyorum baştan beri en iyi performansını da bu bölüm izledim. Bu hafta Demet Özdemir, Sanem’i alıp benim yüreğimin en güzel köşelerinden birine yerleştirdi. Kayalık sahnesinde o kadar doğal ve o kadar net bir acı geçirdi ki ekranın diğer yanına içim titredi. Hele bir an izlendiğini daha doğrusu Can’ın varlığını hissedip etrafa göz gezdirmesini, kimseyi göremeyince de bir defa daha hayal kırıklığıyla kabuğuna çekilişine bayıldım. Leyla’ya kırgınlığında da Fabri’ye haddini bildirirken de çok doğru bir oyunculuğu vardı. Asansör sahnesindeki uyumlarına da o sahnenin komedisine kattığı tada da hayran oldum. Eline, emeğine sağlık Demet Özdemir!

Sevgili Can, bu hafta beni o kadar çok yerde çarptı ki hangisini yazayım bilemedim. Emre’yle olan sahnesi ayrı, spor salonunda hayalindeki Fabri’yi dövdüğü sahne ayrı, asansör sahnesi ayrı harikaydı ama bu hafta benim bir numaram Fabri’ye çizgiyi çektiği sahne oldu.  Can’ın sözsüz iletişim kurallarını çok doğru ve çok doğal uyguladığını defalarca izledim ama bu sahnede bir insanı sadece varlığınızla nasıl tehdit edersiniz, sorusunun çok başarılı cevabını izledim. Beden dilinin bütün özelliklerini kullanıp Fabri’yi savunmada bıraktı sahne boyunca. Onun kişisel alanını işgal ederek ses tonunu normalin altına adeta fısıltı boyutuna çekerek tehdidi vurguladı, Sevgili Can. Öte yandan Fabri’nin alaycı tavırları Can Divit’i huzursuz etti ve bunu da bedeninin konumunu sürekli değiştirerek, gözlerini kaçırarak ve olduğu yerde hareket edip durarak vurguladı. İki zıt duyguyu aynı anda birinden diğerine dans edercesine geçirip durdu. Gözlerindeki enfes buz gibi bakış olmasa hangi duygunun ağır bastığını kestirmek güç olacaktı ama özellikle son noktayı koyarken bakışlarındaki donduruculukla Fabri’nin alaycılığını söndürüp hakimiyeti Can Divit’e yükledi. Topu topu bir dakikalık sahnede nefis duygu geçişlerini çok seri ve sıfır hatayla kotardı ve ben bir defa daha ona şapka çıkardım.

Kayalık sahnesinin beni çok etkilediğini söyledim; orada Demet Özdemir’e ayrı Can Yaman’a ayrı bayıldım, ben. Emre’ye öfkesinin Sanem’i gördüğü anda sönüp gitmesi ve kendisi yüzünden acı çeken kadını izlerken yüzünden geçip giden duygular şahaneydi. Acısı, aşkı, kırılmışlığı ve hepsinin üstüne karşısındaki kadına kıyamayışı beni benden aldı. Kaldırımın kenarına çöküp kalması ve Sanem’e gidemeyişi içindeki kavganın henüz bitmemesini ve iç savaşının şiddetini öyle güzel geçirdi ki benim yüreğime iki elimin çıkardığı kocaman sesle bir defa daha “Harikasın Sevgili Can!” diyorum. Aklına, yüreğine, emeğine sağlık.

Hüma Hanım’ın ayak sesleri yakınlaşmaya başladı. Öykünün yeni yazarı gidişata nasıl bir yön verecek ve buna bağlı olarak Hüma Hanım, neyle ve nasıl gelecek bilemiyorum ama Can – anne ilişkisi benim çok uzun zamandır beklediğim bir sekans ve izlemek için de sabırsızlık duyuyorum.

Yazan, çeken, canlandıran ve set gerisinde yükün büyüğünü omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.