Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bölüm sonunda Zehra Hanım; Kerem, Feride ve Aziz’e bakarak “kader ortağı” dediğinde ben de kader ortağımın Alamet olduğunu ansızın fark ettim. Her şeyin içinde olup hiçbir şey bilmemek nedir, en iyi ben anlıyorum. Kurduğum teoriler, patır patır çöküyor, çok sağlam bağladığımı düşündüğüm ipler bir üflemeyle çözülüyor ve her seferinde “Aaa, bu da var elimizde? Şimdi bunu nereye ekleyeceğim ki ben?” diye kalakalıyorum olduğum yerde. Vuslat, çok çok çok iyi yazılmış bir iş. En küçük bir boşluğu yok, yok ama bağlantıları o kadar ince ve o kadar karmaşık ki yirmi altı bölümdür, bir defa bile bölüm bittiğinde “Hahhh! Şimdi oldu işte!” duygusu yaşayamadım ben. Gördüklerimi, anlamlandırmayı ancak yazarak yapabiliyorum. O yüzden bir kez daha en iyi bildiğime başvurup yazarak anlamayı deneyeceğim izninizle.

İki önemli ipucu vardı bu hafta elimizde. İlki Abdullah Efendi’nin söylediği “Acele ile muharebe. Târik târik yürümekle. Beşirlerle beşâret, müşirlerle reşâdet. Kalayları, alayları. Meydana çıkararak nişadırların dayanır mı? On sekiz bin alem hürmetine. Say on dokuzu. Al eline çık topuzu.” tekerlemesi ki bunun asıl sahibi Köpekli Hasan Efendi, bu sözleri Türk – Yunan savaşı çıkmadan 18 gün önce söylemiş. Abdullah Efendi de boşa konuşmayacağına göre bir savaş geliyor demektir. Satrancı Urefa’da on sekizinci haneye düşmenin de bir sebebi olsa gerek. İkinci ipucu da Zehra Hanım’ın dilinden dökülen “kader ortakları” sözü. Feride, Aziz ve Kerem bir biçimde dedelerinin mirasını devralmış durumdalar. Bu, dedelerinin manevi mirası mı yoksa yaptıklarının bedelini mi ödemek mi orayı henüz anlamış değiliz.

Tahsin Korkmazer’in Feride’nin canına kastetmesi ve Salih Baba’nın dükkânına saldırmaya kalkışması, Aziz’in onun imparatorluğunu çökertme kararı vermesine neden oldu. Abdullah Efendi’nin sözünü ettiği savaş bu mu, açıkçası ben çok emin değilim. Bu olsa olsa büyük harbin bir muharebesi olur gibi geliyor bana çünkü bu hamle, “kader ortakları”nın hepsini kapsamıyor mesela Feride açıkta kalıyor ve üstelik henüz bağlanmamış noktalar var.

Elimdekileri ben de Kerem gibi masaya döküp parçaları birleştirmeye çalışıyorum. Mehmet Şefik Bey, Bülent Bey ve Feride’nin dedesi Şakir Bey bir zamanlar ortakmış. Bu üçlüden hakkında hiç bilgi sahibi olmadığımız isim Şakir Çağlar. Bülent Bey’in ekibin kötüsü olduğu ve bir nedenle ortaklarına kazık attığı ya da atmaya çalıştığını biliyoruz. Aneta Hanım, Mehmet Şefik Bey için “O, çok iyi bir adamdı. İyiler erken gidiyor.” deyince aklıma ilk sezon, Nadide Korkmazer’in günlüğü geldi. O günlükte Mehmet Şefik Bey’in sırlarının olduğunu ve bir şeylere zorlandığını öğrenmiştik, biz. İkisini birleştirince Mehmet Şefik Bey’in ölümünün ardında Bülent’in ve hatta Tahsin Bey’in olduğunu düşünmek mümkün. Bu üçlünün arasındaki ekonomik bir ortaklıksa Tahsin Korkmazer ve Aneta Hanım’ın ekonomik durumlarına bakınca Şakir Bey’in bir dost kazığı yediğini düşünmek mümkün çünkü bu üçlü arasında sadece onun ailesi, fakirlik sınırında. İlk akla gelen Bülent’in Mehmet Şefik Bey’i zorlayarak Şakir Çağlar’ı bir biçimde devre dışı bıraktırdığı ancak konunun üstünü kapamak için bardağı sokağa fırlatan Faik Bey’i hatırlayınca Şakir Bey’in de ortaya dökülmesi sakınca doğuracak sırları var gibi geliyor bana. Zehra Hanım, neyi ne kadar biliyor belli değil ama işin aslını bildiğine inandığım Faik ve Tahsin’in konuşmayacakları aşikâr. Olayın aslını bildiği neredeyse kesin olan bir diğer isim de Alice fakat oda annesi gibi gerçekleri anlatabilecek durumda değil.

Bu noktada iş biraz daha ilginçleşiyor. Annesiyle karşılaşan Kerem’in Sultan’a söylediği “Anneme çok benziyorsun! Kan bağınız da yok ama çok benziyorsun!” cümlesi benim kafamı meşgul edip duruyor. Görünürde gerçekten de kan bağları yok ama bu benzerliğin tesadüfi olması hele de arada Tahsin Korkmazer varken bana çok mümkün görünmüyor. Alice’in sürekli Kerem’i sorup durması ve bir kızından söz etmemesi Sultan’ın onun kızı olma ihtimalini zayıflatıyor olsa da Tahsin Korkmazer’in Perihan’ın fotoğrafını yakması bana onunla işinin bittiğini gösterdi bana. Ben yine de Sultan konusunda; Perihan, Tahsin ve Alice arasında bir sır bekliyorum doğrusu.

Sultan baştan beri bu öykünün en beyaz karakteri. Etrafında olup bitenlerin hiç farkında olmadan kendince kurduğu bir dünyada bütün saflığıyla yaşamış yıllardır. Fırat’ın “Bu kadar aptal olamazsın!” diye haykırışına ben “Aptallık demeyelim ona Fıratçım da masumiyet, diyelim. “ diye itiraz ettim. Babasının neden olduğu trafik kazasına kadar Sultan, bütün ailenin masum kalması için uğraştıkları tek varlıktı. Her ne kadar babasının ve Kerem’in karanlık yüzlerini sezse de bununla hiç karşılaşmayan Sultan, cahilliğin getirdiği mutlulukla yaşıyordu o evde. Kazadan sonra yıkılan kâğıttan şatoyla birlikte hayatının öbür yüzüyle de tanışmaya başladı. Soruları var, korkuları var ve yüzleşmekten kaçtıkları var Sultan’ın. Kendince en zararsız yöntemi denedi ve cevapları Fırat’ta aradı ancak Fırat’ın onu bu kadar ağır silkeleyeceğini alıp duvardan duvara vuracağını asla öngöremezdi.

Fırat ve Sultan arasında – her anlamda – enfes bir yüzleşme sahnesi yaşandı. Sultan, Fırat’ı deniz kenarına çağırdı. Aydınlık, temiz ve huzurlu… Tıpkı Sultan gibi, tıpkı onun dünyası gibi ama Fırat onu çekip karanlığına götürdü. Kendi dünyasına yani garaja… Dağınık, pis, havasız ve ışıksız… Asıl savaş da Fırat’ın dünyasında koptu. Sultan’ı gerçeklerle yüzleştirirken öfkesini, hırsını, acısını ve korkusunu saçtı Fırat ortaya. Sarsarken sarsıldı, dağıtırken dağıldı ve acıtırken acıdı. Her şey bitip Sultan’ın dünyası yerle bir olduğunda Fırat’ın karanlığı Sultan’a bulaştı ama Sultan’ın ışığı da Fırat’ın karanlığını yutmaya başladı. Oyunculuk, anlam ve çekim adına gerçekten enfes bir sekanstı ve ben özelikle garaj bölümüne tam anlamıyla kalbimi bıraktım.

Vuslat’ta ben her bölüm sanki bir sahneyi, özellikle benim için çekilmiş gibi hissediyorum ve onu bulduğum zaman da çocuk gibi mutlu oluyorum. Hep bir şiirsellik, hep bir oyun, hep bir zekâ fışkıran yer oluyor bölümde ve ben onu yakalamayı çok seviyorum. Bu hafta bu duyguyu garaj sahnelerinde yaşadım. Özellikle Fırat’ın Sultan’ı sindirip gücü elinde tuttuğu andaki alt açıdan yapılan çekim, konunun daha geniş görünmesini sağlayıp Fırat’ın güç ve hâkimiyet hissini alabildiğine vurgulanmıştı ve biz tehditkâr ve korkutucu bir Fırat izledik, böylelikle. Garaj çekiminde harika bir renk metaforu kullanılmış: Siyah, beyaz ve kırmızı… Siyahın güç, otorite ve tutkunun yanı sıra kötülük, korku, stres ve kargaşa anlamları ile beyazın saflık, temizlik, masumiyet ve doğruluk metaforu oluşu çok hoş bir tezatla verildi. Fırat’ın siyahlara bürünmüş esmerliği, Sultan’ın beyaz tişörtü ve aydınlık sarışınlığı son karede yan yana getirildiğinde ikisinin de grileşmekte olduklarını hissettik. Kırmızı renk ise sinema dilinde sevgi ve nefret gibi iki zıt duyguyu da bünyesinde taşır ve insan üzerinde yadsınamaz etkisi vardır. Canlandırıcı, heyecan verici, kışkırtıcı etkisi, kırmızı araba ve siyah duvarın yanındaki kırmızı kitaplıkla vurgulanırken Fırat ve Sultan’ın sevgi – nefret ikilemi ekranın öte yanından âdeta üstümüze üstümüze çarptı. Çok etkileyici ve görsel anlamda da çok dolu bir sahneydi. Gözde Kaya ve Baran Bölükbaşı uyumunu da performansı da çok başarılıydı. Harika yazılmış bir sekans; muhteşem çekilmiş ve gerçekten enfes canlandırılmıştı. Emeği geçen herkese yürekten teşekkürler.

Sultan ve Fırat yüzleşmesi, epeydir beklediğim gelişmeydi. Fırat’ın Aziz’i tehdit etmesi de boşa çıkınca onun öfkesiyle Sultan’ın soruları birleşecek ve cevapları birlikte aramaya başlayacaklar. Aziz ve Feride de ellerindeki ipuçlarını toparlayıp bunların cevabını bulmaya çalışacaklar gibi görünüyor. Kerem de üçüncü koldan olayın üstüne gidiyor. Saatler, dedeler ve Kadırga üçgeni, üç koldan kuşatılacak anlaşılan.

Ancak benim hâlâ bütüne oturtmayı başaramadığım iki kişi var: Altan ve Tekin. Altan’ın elinde 1989 yılından kalma bir fotoğraf gördük bu hafta annesi Nezahat Öztürk’ten kalma bir çocukluk fotoğrafı. Geçen hafta da Abdullah Efendi’nin bahçede uyuyakalan Altan’ın üstünü kendi paltosuyla örttüğünü izlemiştik ve biliyoruz ki Abdullah Efendi hiçbir şeyi boşa yapmaz. Hele hele Altan gibi görünürde Aziz’in pis işlerini yapan bir adamı kollayıp gözetmez. O zaman, Altan’ın onu da bu çatışmaya bağlayan bir yanının olması lazım ama ne? Bu arada söylemezsem dilim şişer. Altancım, senin yarasını azıcık kurcalayıp bülbül gibi öttürdüğün adamı, gece boyunca konuşturmayı beceremeyen o elemanları tez vakitte bi’ değiştir lütfen ya da öyle “Alın bunu!” diye atraksiyon yapmadan direk adamın böğrüne kendin sok elini, olay hiç uzamasın! Neyse senin hakkından Emine gelsin, deyip Tekin’e döneyim ben.

Görünürde mahallenin efendi, saygılı delikanlısı Tekin ama biz geçen sezondan biliyoruz ki o da zor yoldan gelenlerden. Belki de ondandır Çakal Necmi’nin onu kendine yandaş etmesi. Bu hafta, Abdullah Efendi’nin bir anlamda “Savaş başlıyor!” açıklaması yaparken elini Tekin’in omzuna koyması da manidar. Görünürde olup bitenin onunla hiçbir alakası yok ama kendisinin de dediği gibi Abdullah Efendi, boş iş yapmaz. Can yoldaşı Alamet’ten bile gizlediği belki de sadece Çakal ve Salih Baba’nın bildiği bir bağlantısı var olup bitenlerle. Henüz açık edilmese de bir yerden o da ana olaya bağlanacak diyor benim iç sesim.

Salih Baba’nın izniyle eski günlerine dönen Çakal Necmi de Tahsin’in peşinde. Katledilen ailesinin arkasında Tahsin Korkmazer olduğunu da biliyor sayılır ne var ki hamurunda kabadayılık olsa da vicdanı olan adamın Tahsin Bey’e karşı şansı, ne olur bilemiyorum, doğrusu. Üstelik her şeyin ardındaki adamın Tahsin Korkmazer olduğunu bile bile Ali Bey’i karşısına çekip de “Söyle ona geliyorum!” demek de bence Çakal’ın paslandığının işareti. Ali Bey’in piyon olduğunu ben biliyorsam kırk yılın Çakal’ı da bilir. “Ali’yle Veli’yle uğraşma da yürü, git; hesabını gör Tahsin’le” diyesim var ona da müsaadenizle.

Salih Baba, bu hafta “kötü huy”u anlatırken “En büyük kötülük gönlü yaralamaktır. Gönülleri yaralamamak lazım, yaraladığın gönlün içi ne sırlarla dolu bilemezsin. Döner dünya başına yıkılır da sebep nedir, çözemezsin. Yıktığın, yaraladığın gönüllere dikkat et. Olur ki Allah’ın içine sığdığı bir kalptir o, bilemezsin.” dedi. Bir değil birçok gönlü yaralayan adam Tahsin Korkmazer. Elbette, dünyası dönüp başına yıkılacak ondan kuşkumuz yok da kimin eliyle ve ne zaman olacak, muamma o. Onun dünyası başına yıkıldığında doğan enkaz; kimleri, nasıl etkileyecek onu da bilemiyoruz. Ne var ki yolcunun en büyük yılanlarından birisi o. Onu aşmadan visale gitmesi de mümkün değil. Taşlar yavaş yavaş oynuyor yerinden umarım yıkılanın altında kalan sadece Tahsin Korkmazer olur.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük sırtlayan herkesin eline emeğine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.