YAZAR: Ayça AKMAN

Yapımcılığını OGM Pictures’ın üstlendiği Doğduğun Ev Kaderindir “İlk Durak” yazısını yazacak olmasam bile seyredilecekler listemdeydi zira içinde oyunculuğunu çok sevdiğim İbrahim Çelikkol’un isminin geçmesi yeni başlayan bir projeye şans vermem için yeterli sebeptir benim için.

Gülseren Budayıcıoğlu’nun Camdaki Kız romanından uyarlanmış olan dizi, bize Zeynep’in hikâyesini sunuyor. İki anne arasında kalmış,hayatının seçimleri ellerinden alınmış bir karakter o. Kumar, içki, şiddet üçgeninde ailesine zulmeden, çocuklarının okumasını istemeyen babası Bayram, 15 yaşında ailesine karşı durup evden kaçan, sevdiğiyle evlenen annesi Sakine onun çocukluğunun, hayatının ilk evresinin parçaları. Evden kaçan bir abla, bakımsızlıktan ölen abi ve elbette hem kızından kurtulacağı hem de para kapısı bulduğu için alenen zil takıp oynayan baba; anneyi elinde kalan tek çocuğu Zeynep’i okuması, daha da mühimi hayatta kalması için yanlarında gündelikçi olarak çalıştığı zengin aileye vermeye mecbur bırakıyor. Kahramanın o küçük yaşında pembe dünyaya açılan mucize bir kapı olarak gördüğü yaşamının ikinci evresi de böylece başlamış oluyor. Evet hayatta kalıyor ve hukuk okuyor ancak ömrünün geri kalanını etkileyecek evlilik olgusu hiç olmadık bir şekilde ortaya çıkıverince ruhu kelimenin tam manasıyla iki ayrı parçaya bölünüveriyor, asıl hikâye de burada başlıyor.

Kader kavramıyla başım hoş değil benim. Ne tartışmayı severim ne akıl yürütmeyi. Gelişine yaşamaktır felsefem. Biz seçimlerimizi yaparız, yaşam sonucunu önümüze koyar; yapacağımız seçimler önceden zaten belliymiş, bu bizim değil teolojinin konusu benim için. Peki ya, başkasının kararları belirlerse yol ayrımlarını, köşe taşlarını… İşte burası, aynanın parça parça kırılıp hayatın başka başka yüzlerini gösterdiği tam bir kaos! Zeynep on iki yıl sonra baba evine giderken aklından geçirdiği “Her tercih bir vazgeçiştir.” kabullenişiyle aslında kafasının ne kadar karışık olduğunu da gösterdi bize. Çünkü taa en başında sebebi ne olursa olsun onu başka bir aileye vermeyi tercih eden, kendi öz ailesiydi. Hiç kimse fikrini sormadı, gözyaşlarını önemsemedi; ondan vazgeçtiler. Zeynep sadece kabullendi, ikinci bir şans olarak gördüğü hayatında mutlu olmaya çalıştı belli ki. Bunun tüm günahını mahallede onun sırtına yüklemeye çalışmak, neresinden bakarsam bakayım sinir bozucu ve zalimceydi. Her evlat ailesine yaşam çizgisinin bir noktasında borcunu ödemek ister, hele ki böyle bir mahrumiyet hâli varsa ortada. Anlaşılan o ki Zeynep de “Okuyacak annemi ben kurtaracaktım.” düşüncesini hep saklamış aklının bir köşesinde ve ne hikmetse başka bir aileye verilmesini fedakârlık olarak görmüş kendi penceresinden. Her ne kadar  saygısını, sevgisini, minnetini, analık hakkını her iki annesi arasında bölüştürmeye kalksa da biz seyirciler bunun mümkün olmadığını net bir şekilde gördük. Onun mutlu olacağı bir hayat sürmekle annesine borcunu ödemek arasında kalışına, çaresizliğine inandım ben. Kuşkusuz bunda Demet Özdemir‘i  rolünde hiç yadırgamamın da etkisi büyük. Bu noktada Zeynep’in bir kurtarıcıya, yol göstericiye ihtiyacı var o net; lakin bu kişi mahallenin gözbebeği, süper kahramanı “Mehdi” olur mu bekleyip göreceğiz.

İbrahim Çelikkol beklentimi fazlasıyla karşılayan, şaşırtmayan temiz bir Mehdi çıkarmış, çok sevdim. Onun geçmişi henüz açılmasa bile karakterine dair küçük ama önemli ipuçlarını vermeye başladı bize hikâye. Ailenin “başımıza gelen talihsizlikler” olarak nitelediği olaylar silsilesi hiç şüphesiz babalarının ölümüyle doğrudan bağlantılı ki bu, Mehdi’nin eğitim hayatını da etkilemiş görünüyor. Oto tamircisi Mehdi sadece kendi derdinin değil başkalarının derdinin de peşinde, yardımsever bir yürek. Mahalleli onu baş tacı etmiş, o da mahalleyi hiç ihmal etmemiş. Muhtaca kol kanat germiş: Kibrit, Düriye abla sadece bizim görebildiklerimiz. Peki, mahallenin abisinin hiç mi kusuru yok, var: Acısı küllenmemiş; hapishanede olsa bile babasının katili, gözü de kulağı da onda ve ailesinde olmuş anladığımız kadarıyla. Dükkânı basan oğul Celal de hiç sağlam pabuç değil ve bilmediğimiz bir nedenle o da Mehdi’nin yakasından düşmemiş. Mehdi’nin onun boğazına sarıldığını gördüğümde içindeki öfkeye de tanıklık ettim ki bu onun yumuşak karnı benim baktığım yerden. Evliliği zerre düşünmeyen, kendi hayatının efendisi olmak isteyen bu insana hayat bir oyun daha oynadı. Tamirhanede tanıştığı, tokasını cebinde taşıdığı, “Nişantaşlı ama harbiymiş”dediği, yamuk gülümsemesinin gerisinden “Değişik!” diye nitelediği kızı getirdi önüne koydu. Mutlu tesadüflerin akışına kendisini bırakıp derinlerde bir mesaj gördüğünü düşünen Mehdi, ailesinin zoruyla çay içmeye ikna olduğu kıza hemen yarın seninle evlenirim ben diyebildi, bunu yaparken de şapşallığıyla kalbimi ısıttı. Ne diyebilirim ki, yüreğine sağlık İbrahim Çelikkol!

Üç ana, evlatlarının üzerine basa basa ilerlediler bölüm boyunca.Nermin, Sakine ve Mehdi’nin annesi hakkında söyleyecek çok şey var. Üçünü de izlerken sükûnetimi korumakta zorlandığım anlar oldu ama galiba Sakine, açık ara en haksız bulduğum karakterdi. Bir insan öyle bir kocayla evlatları pahasına bir ömür geçirmeye nasıl razı gelebilir, aklım almadı. Kimse sevgi demesin, benim karnım tok; para hiç demesin, evi geçindiren zaten kadın. Tamam deseydi ayrılmaya, illa ki yeni bir kapı açılacaktı, onun da çocukların da önünde. Hadi ayrılmadı, kocası üvey aileyle arayı bozdu, doğum günlerine, mezuniyete bile çağrılmadığı hâlde rahatın kaçmasın, oku diye ses etmedim demek nedir? Belli ki niyet kötü, alacaksın önlemini. Ve en nihayetinde kızının evleneceğini duyunca mı geldi aklı başına? Bu ne bencilliktir? Gerçi bir an ümitlenmiştim evladının pek de gönüllü olmadığı bir evliliği engelleyip yol gösterir diye amma gözyaşlarını akıta akıta, onun seçtiğiyle değil benim seçtiğimle evlen yoksa hakkımı helal etmem inadına bağladı meseleyi ki el insaf, pes dedim. Mehdi’nin de Zeynep’in de işi hiç kolay değil çünkü  etraflarında aileleri  dahil ruhlarındaki yaraları görüp tamir edebilecek hiç kimse yok. Ancak birbirlerini gerçekten anlamaya başlarlarsa yaralar iyileşmeye, kalpler yeşermeye meyleder ki  henüz birbirine yabancı iki insan arasında bunun o kadar da kolay olageleceğini hiç sanmıyorum.

Öykü “gerçek bir hayat hikâyesi” iddiasıyla başladı yoluna ve evet hayatın içinde bu izlediklerimizin fazlası mutlaka var.  Lakin asıl mesele, seyirciyi o dünyanın içine çekip buna inandırabilmekte. Kurulan evreni kötü bulmadım ben ancak başlarda hikâyeye girmekte zorlandım. Açılıştaki uzun monolog ve akabinde gelen geçmiş anlatımı beni kendisine çekmedi. Halbuki bugünden girip flashbacklerle geri besleme yapılabilseydi çok daha tempolu merak uyandırıcı bir akış sağlanabilirdi kanaatindeyim. Ha, öykü daha sonra seri bir şekilde açılmadı mı açıldı, derdini de çatışmasını da temiz bir bir şekilde ortaya koydu ama yine de bana “keşke” dedirtti  yalan söyleyemem. Rejide şu çekim de ayrı güzeldi diyebileceğim bir dokunuş yoktu ama rahatsız eden sahneye de denk gelmedim. Yalnız izleyici olarak en huzursuz olduğum noktanın “dış ses” olduğunu belirtmek zorundayım. Genellikle yazılı anlatımda aşina olduğumuz bu tarzın görsel bir işin tamamına hem de neredeyse birer paragraflık bütünler halinde yayılması, her şeyi açıklama gayreti; üzgünüm ,olmamış. Madem söz konusu görsel bir iş, siz gösterin biz anlayalım, bunun da zevki burda değil mi ama?

Jenerik üzerine de bir şeyler söylemezsem içimde kalacak. Daha önce de farklı şekillerde yazmıştım, niye jenerik kullanılmadan pat diye diziye girildiğini anlayamıyorum, anlayamayacağım. Kapaksız kitap mı olur, bu da öyle; ne farkı var? Genele yayılan bu tavırdan bir an evvel vazgeçilmesi en büyük dileğim.

Hikâyenin gelişimini merak ettiğim için bir süre takip edeceğim bir proje Doğduğun Ev Kaderindir. Tertemiz castı, ilgi çeken yan karakterleri ve başrolleri kendisine yakın bulan seyircinin şans vereceğini düşünüyorum, yolu açık olsun.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.